Euro Bölgesi Borç Krizi ve Almanya
Yorum
Yayınlanma Tarihi : 16 Nisan 2013 Salı
Euro Bölgesi Borç Krizi ve Almanya
Avrupa Birliği üyeleri 2010 yılından beri Euro Bölgesi borç krizini çözmek için çaba harcıyor. Kriz, hükümetlerin ve özel sektörün aşırı borçlanması ve borçlarını ödeyemez duruma gelmesiyle ortaya çıktı.

Avrupa Birliği üyeleri 2010 yılından beri Euro Bölgesi borç krizini çözmek için çaba harcıyor. Kriz, hükümetlerin ve özel sektörün aşırı borçlanması ve borçlarını ödeyemez duruma gelmesiyle ortaya çıktı. Zamanla derinleşip genişleyerek ortak para birimi euronun varlığını tehdit eder boyuta ulaştı. Krize yönelik iki farklı çare önerilmekte: Kemer sıkma politikaları ve büyümeyi teşvik edici politikalar. Almanya ve kuzeydeki ülkeler krizin savurganlıktan kaynaklandığını bu yüzden sorunlu ülkelerin borç batağından çıkabilmek için bütçelerini doğrultmaları gerektiğini savunmaktalar. Sorunlu ülkelerin sert tasarruf önlemleri almaları ve rekabeti geliştirecek yapısal reformları devreye sokmaları bekleniyor. İkinci bakış açısına göre kemer sıkma tedbirleri krizi daha da kötüleştirmekte, asıl yapılması gereken büyümeyi teşvik edici tedbirler almak. Bugüne egemen yöntem Almanya’nın istediği gibi kemer sıkma politikaları oldu. Krizin en başından beri borç batağındaki üye ülkeler kurtarılmanın karşılığında, halktan gelen tüm itirazlara rağmen, şart koşulan sıkı tasarruf önlemlerini devreye sokmak durumunda kaldılar.

 

Euro Bölgesi, 11 AB üyesinin bir araya gelmesiyle 1998 yılında kuruldu. 2007 yılında üye sayısı 17’ye ulaştı. Bu ülkeler euro çatısı altında parasal birliğe geçtiler. Ortak para birimi euro Almanya gibi gelişmiş ülkelerin refahını daha da artırdı. Euro ile, özellikle İtalya ve Fransa’nın elinden devalüasyon kartı alınmış oldu. Bu durum Alman sanayiine ciddi avantajlar sağladı. Almanya rekabet gücünü artırarak ihracatını son 10 yılda iki katına çıkardı.

 

Öte yandan güçlü euro zayıf ülkelerin kolayca borçlanmasına neden oldu. 2008 finansal krizi ile bozulma başladı. Varlık balonları patladı. AB’nin özellikle Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerinde bütçe açıkları kontrol edilemez boyuta ulaştı. Kamunun ve özel kesimin borçları ve borçlanma maliyetleri gittikçe arttı. Bu ülkeler para birliğini kabul etmiş olduklarından devalüasyon yöntemini devreye sokamadılar. 2010 yılında Yunanistan’ın borçlarını ödeyemez duruma gelmesiyle Euro Bölgesinin ilk krizi açık seçik ortaya çıkmış oldu. Ardından ekonomik sorunlar Avrupa’nın geri kalanına da yayılarak İrlanda, Portekiz, İspanya ve son olarak da Güney Kıbrıs’ı batmanın eşiğine getirdi.

 

Euro bölgesinde ortak para birimine geçilmesiyle ciddi avantajlar elde etmiş olan Almanya’nın bu ülkelere tamamen sırt çevirerek euronun başarısızlığa uğramasına göz yumması söz konusu olamazdı. Alman sanayisinin güçlü para birliğine olan ihtiyacı ortadadır. Almanya, euronun geleceğini kurtarmak adına, sorunlu ülkelere mali destek sağlanmasına prensipte karşı çıkmıyor. Euro Bölgesi kurtarma paketlerinin en büyük fonlayıcısı Almanya. Çözüme yönelik somut adımlar Avrupa Komisyonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası’nın bir araya gelmesiyle oluşturulan “troyka” tarafından atılıyor olsa da hiçbir kararın ve uygulamanın Almanya’nın maddi desteği ve rızası olmadan hayata geçirilebilmesi mümkün değil. Sorunlu ülkelere mali kaynak aktarımı Almanya’nın baskısıyla koşullara bağlandı. 2010 yılından bu yana troykanın maddi desteğine başvurmak durumunda kalan Euro Bölgesi ülkeleri kurtarma fonlarını elde edebilmek için sert tasarruf önlemlerini devreye sokmak, bütçelerini disiplin altına almak, kamu harcamalarına sıkı denetim getirmek, vergileri yükseltmek, rekabet güçlerini artırmaya yönelik yapısal reformları hayata geçirmek zorunda bırakıldılar.

 

2012 yılında çözüme yönelik, büyük ölçüde Almanya’nın şekil verdiği, Mali Birlik Paktı kuruldu. Karar 25 AB üyesi tarafından imzalandı. Almanya’nın kemer sıkma stratejisini destekleyen Pakt’a göre üye ülkeler 2013 yılından itibaren anayasalarına “borç freni” ifadesini koymayı kabul etmek durumunda kalıyor. “Borç freniyle” AB ülkelerinin bütçelerine çeki düzen vermek hedefleniyor. Buna göre üye ülkelerde bütçe açığı gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 3 ile sınırlanacak ve bu oranın aşılması durumunda para cezası kesilecek. Angela Merkel, Almanya’nın “borç freni” yaklaşımını kendine daima örnek aldığını Mali Birlik Paktı’nın yürürlüğe girmesiyle de “borç freninin” bütün AB ülkeleri için bağlayıcı ve ebedi geçerlilik kazanacağını söyledi. Hükümetler değişse de bu kural anayasalara yazıldığı için bağlayıcı olacak. Öte yandan Pakt’ın içeriğinde büyüme yanlısı bloğun talep ettiği istihdam ve ekonomik canlanmayı artırıcı adımlara yer verilmedi. Kemer sıkma politikaları yine ön plandaydı.

 

Avrupa Merkez Bankası yavaş yavaş batmanın eşine gelen ülkelere acil mali destek vermek ve bu ülkelerin elverişsiz borçlanma dinamiğini düzeltebilmek amacıyla “İkincil Piyasadan Tahvil Alma Programını” devreye koydu. Bu kapsamda Avrupa İstikrar Mekanizması başlığı altında bir kurtarma fonu oluşturuldu. Sorunlu ülkelerin tahvilleri ikincil piyasalardan bir ila üç yıl gibi nispeten daha uzun vadelerle Avrupa Merkez Bankası tarafından satın alınabiliyor. Almanya bu plana karşı çıktı. Almanya’ya göre bu tür uygulamalar Euro Bölgesi ülkelerinin reform uygulama niyetlerini ortadan kaldırıyor. Bu program borcu karşılamak için para basmak anlamına geliyor ve bu da Avrupa Merkez Bankası’nın kurallarına aykırı. Almanya’nın karşı çıkmasına rağmen Avrupa Merkez Bankası’nın son kredi merci rolünü üstlenmesi anlamına gelen plan kabul edildi. Ancak Banka, Almanya’nın istediği gibi, Tahvil Alım Programı’ndan yararlanabilmeyi sıkı tasarruf politikalarını devreye sokma şartına bağladı. Üstelik Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in kurtarılmasıyla bu ülkelere borç vermiş olan Alman bankaları da rahatlatılmış oluyordu.

 

Fransa’nın başını çektiği ve çoğunlukla borç sorunuyla boğuşan ülkelerden oluşan büyüme yanlısı blok ise, uygulanması şart koşulan sıkılaştırıcı mali politikalarla Euro Bölgesinde kalıcı bir normalleşmenin sağlanamayacağını savunuyor. Bütçe açıklarını kapatmak için harcamaları kısmak, sert tasarruf tedbirleri almak ve vergileri artırmak ekonomik aktiviteyi yavaşlatıyor, krizi daha da derinleştiriyor. Bu sert tedbirler nedeniyle ekonomiler küçülüyor resesyondan bir türlü çıkamıyor. Borçlu ülkelerde çok ciddi tasarruf tedbirleri alınmasına rağmen, bütçe açıkları azalmıyor, ekonomik aktivite yavaşladığından bütçe açılarını kapatmaya yetecek düzeyde vergi toplanamıyor. Tüm Euro Bölgesinde işsizlik rekor üstüne rekor kırmaya devam ediyor.

 

Kemer sıkma politikalarını eleştirenler ayrıca bütçe disiplini baskısının AB içinde demokrasiye zarar verdiğini savunmaktalar. Siyasi anlamda Avrupa halklarına hesap verme zorunluluğu olmayan Avrupa Merkez Bankası gibi kurumlar parlamentoların idaresindeki bütçeler üzerinde bu derece söz sahibi olmamalılar. Dayatılan kurallarla, sorunlu ülkeler, bütçeleri üzerindeki ulusal egemenlik haklarını büyük ölçüde Almanya’nın kontrolü altındaki demokratik olmayan AB kurumlarına devretmek zorunda kalıyor.

 

Almanya’nın tasarruf tedbirleri baskısını aşırı sert bulan Fransa’nın başını çektiği grup büyümeye yönelik teşviklerin devreye sokulması gerektiğini savunuyor. Sıkılaşma karşıtlarına göre ekonomik kriz ve resesyon kamu harcamalarından değil finansal sektördeki problemlerden kaynaklanıyor. Resesyon koşullarında kemer sıkma politikaları daha da yıkıcı oluyor. Tüketim talebini ve kamu harcamalarını azaltmak büyümeye darbe vuruyor. Rekabet gücünü artıracak yapısal reformlar büyüme oranlarına zarar verecek ölçüde sert olmamalı. Kamu harcamalarını azaltmak yerine kamu harcamaları ile ekonomilerin ihtiyacı olan teşvikler sağlanmalı.

 

Büyüme odaklı politikaları savunanlar borçlu ülkelerin Eurobond adı verilen ortak tahvillerle kurtarılması fikrini ortaya attılar. Böylece Euro Bölgesi borçları Avrupa Merkez Bankası tarafından ihraç edilecek uzun vadeli ortak tahvillerle Euro Bölgesi ülkeleri arasında paylaştırılacaktı. Bu sayede bankaların daha fazla kaynağa erişebilmesinin mümkün kılınabileceği düşünüyordu.

 

Almanya AB’deki büyüme yanlısı bloğun teşvik ve ortak tahvil ihracı önerilerine hiçbir zaman sıcak bakmadı. Büyümeyi artırıcı tedbirlere mesafeli ve krize yönelik politikalarda önceliği daima mali dengeleri korumaya veriyor. Almanya’ya göre mali dengeleri göz ardı ederek verilecek teşvikler gevşemeye yol açar. Almanya bütçe disiplini dayatmasının demokratik olmadığı eleştirilerine parasal birliğin mantığında bütçe disiplini olduğu tezini savunarak cevap veriyor.

 

Almanya sorunlu ülkelerden gelen uzun vadeli ortak fon ihracı teklifini de hiçbir zaman kabul etmedi. AB’nin güçlü ekonomilerinden gelecek bu tür transfer ve koşulsuz mali yardımlar sorunlu ülkelerdeki hükümetleri yanlış yönde teşvik edebilir ve bu da kalıcı çözüme ulaşılmasını imkânsızlaştırır. Sorunlu ülkelerin borçlarını bu şekilde finanse etmek ve üstlenmek Euro Bölgesindeki bütün vergi mükelleflerini bu borçlardan sorumlu tutmak anlamına gelir.

 

Krize yönelik Alman stratejisi son dönemde sorgulanıyor olsa da analistlere göre Fransa ve diğerleri kemer sıkma politikalarına alternatif olabilecek ikna edici ve tutarlı bir politika modeli ortaya koyamadılar. Böylece krize yönelik egemen yöntem tamamen Almanya’nın fikirleri ve tercihleri tarafından şekillenmiş oldu. Sert tasarruf önlemleri gittikçe kurumsallaşarak krizi çözmede alternatifsiz bir yöntem haline geldikçe Almanya, toplumsal huzursuzluğa ve tepkilere rağmen, fiili olarak kıtadaki lider konumunu güçlendirmeye devam ediyor.


Görüntülenme : 5777



Yazar Seda Eren

Yorum Yazın
Ad Soyad:
Email:
Yorum:

Henüz yorum yapılmamış.