Yasallaşmak Kadın Sorununda Çözümün Neresinde?
Yorum
Yayınlanma Tarihi : 16 Nisan 2013 Salı
Yasallaşmak Kadın Sorununda Çözümün Neresinde?
Son yıllardaki en büyük problemlerden biri olan kadına şiddet meselesinde, 2012 Mart ayında yürürlüğe giren “Ailenin Korunması sve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” ile bir nebze toplumsal rahatlama sağlanmış gibi görünüyor.

Son yıllardaki en büyük problemlerden biri olan kadına şiddet meselesinde, Ak Parti tarafından teklife sunulan ve 2012 Mart ayında yürürlüğe giren “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” ile bir nebze toplumsal rahatlama sağlanmış gibi görünüyor. Bakan Fatma Şahin’in girişimleriyle kadın haklarında adeta milat denilebilecek bu çalışmanın ardından hafta geçmiyor ki konuyla ilgili yeni bir düzenlemenin, yeni bir projenin haberini okumayalım. Eşine şiddet uygulayan 20 bin kişinin silahına el konulması, bu kadınların Koza sığınma evlerine yerleştirilmesi, şiddet mağduru kadınların acil yardım çağırabilmesi için tanıtılan “panik butonu” gibi uygulamalar basında yer alan yeni düzenlemelerden sadece bir kısmı. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü verilerine göre; kadına şiddetin son bulması için kanun kapsamında ele alınan ‘koruyucu ve önleyici tedbirler’den Şubat ayı itibariyle toplamda 2300’den fazla kadının yararlandığı ve bunun için son 10 ayda 20 kadın konuk evinin açıldığı belirtiliyor. Ayrıca Türkiye gibi 15-60 yaş arası kadınların %42’sinin ve kırsal alandaki kadınların %47’sinin hayatlarının bir döneminde kocalarından ya da partnerlerinden fiziksel ya da cinsel şiddet gördükleri gerçeğiyle yaşayan bir ülkenin1 kronik sorununa çare olarak Türk Ceza Kanunu’ndaki kadın hakları ihlalinde uygulanacak ciddi yaptırımlarla bu düzenlemelerin pekiştirilerek caydırıcılık oluşturması hedefleniyor. Bununla birlikte yeni düzenlemelerin olumlu yönleri bir yana, arka planda kalan yahut sonuçlarının görülmesi zaman alacak vechelerinin de incelenmesi, yer yer kritik edilmesi gerekiyor.

 

6284 no’lu kanunun sağladığı hakları enine boyuna tartışmak mümkün. Fakat beraberinde Ceza Kanunu üzerinden suçu işleyene yönelik ciddi yaptırımları çözüm olarak yeterli görmek; istenilenin tam aksine olacak şekilde, başarısız bir neden-sonuç ilişkisine bel bağlamak anlamına geliyor. Bilhassa Ceza Kanunu’ndaki yaptırımların dozu arttıkça bunlara eşdeğer düzeyde vaka sayısında azalma ve yok olması beklentisi, meselenin ciddiyetini azaltıp basitleştirme tehlikesini de beraberinde getiriyor. Bu noktada bakanlığın “suçlama” ve “suçluluk”tan ziyade “sorumluluk” ve “zararın onarımı”na odaklanan ceza adaletine alternatif olarak “onarıcı adalet” kavramını gündemine alması yerinde olacaktır. Fail- mağdur arabuluculuğu üstünden bir çözüm arayışının başta aile kurumu olmak üzere, duygusallığın ve psikolojik durumun ön planda yer aldığı toplumsal birimlerde ciddi katkılar sağlayabileceği unutulmamalıdır. Mevcut sorun cezalar-haklar bahsinden öte geçmektedir. Bunu göz ardı ederek aile kurumu için fazla resmi sayılabilecek kanunlar üstünden bir mücadeleye girişmek, bu kanunları fetişleştirmek içtenlikle çözümü arama çabalarını sonuçsuz bırakacaktır. Nitekim hukukçu ve psikologlar da bahsedilen hususa ek olarak şu anda yaşanan problemin çıkış noktasının kanunlardaki eksiklik değil, çıkarılan kanunların uygulanma şekliyle ilgili olduğunu vurguluyor ve Kadına Şiddet Yasası çıkarıldıktan sonra devam eden kadın ölümlerine işaret ediyorlar. Yasanın hakkıyla uygulanabilmesi için kolluk kuvvetlerince destek sağlanması ve sığınma evlerinde kapasite artırılması şart gibi gözükürken, şiddet uygulayan erkekleri rehabilite etmeye yönelik eğitim zorunluluğu oluşturulmadan meselenin psikolojik altyapısına dair mesafe katetmek mümkün görünmüyor. Tabi bu noktada “Türkiye’de kadın sorunu yok, erkek sorunu var. Yani erkek sorunu daha önemli çünkü erkeğin zihniyetini, kafasını değiştiremezsek çok kolay çözemeyeceğiz” diyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın sözlerini hatırlatmakta fayda var. Çünkü değil erkeklerin; şiddet görmeyen kadının bile bu davranışa maruz kalanla ilgili “görmedik duymadık” zihniyeti devam ederken bir şeyler ortaya koyabilmenin güçlüğü de anlaşılabiliyor. Kültürel kodlarımızda bir virüs gibi dolaşan “eşler arasına girilmez” buyruğu, taraflardan birinin canına mal olsa bile hala yerli yerinde duruyor.

 

Yasayı bir diğer boyutuyla ele alacak olursak; Türkiye’de ve dünyada buna benzer kanunların çıkması, genel olarak psikotik-nevrotik rahatsızlıklara sahip kişilerce işlenen suçların basın yoluyla teşhir edilmesi neticesinde, dönemsel olarak yaygınlık kazanarak suç trendi haline gelmesinden kaynaklanıyor. Normalde uç bir örnek olarak tanımlayıp ayrı kenara koyacağımız bir vaka, bunun görünür kılınmasıyla önce ardıllarına suç işleme usulünde bir emsal, bunların hepsinin toplamında da toplumsal dayanışma ve sivil toplum kuruluşlarını harekete geçirecek ölçekte ciddi bir problemin başlangıcını oluşturuyor. Hükümet ve bakanlık ise bu probleme bulduğu çözüm neticesinde bir başarı kriterine oturtuluyor. Bu bağlamda çıkarılan yasayı ele alacak olursak; çıkarılan kanun ve düzenlemeler halkın talepleri göz önünde bulundurularak yapılıyorsa da, temel çıkış noktasında toplumsal dehşete yol açacak ekstrem vakaların çokluğu yer alıyor. Oysa hukuk, normal ve sağlıklı bireylere yöneliktir; ceza mekanizması da öyle. Çıkarılan yasanın ruhsal bunalımlar yaşayan ya da kişilik bozukluğu olan bir bireyi baz alması kabul edilemez. Bu tür sorunlu karakterler, zaten alınan en ciddi tedbirlerde bile yine kontrol edilemiyor ve engellenemiyorlar. Amerika’da idam cezası verilse bile caydırıcılık yaratmayan, defalarca tekrarlanan toplu katliamları ve öğrenci cinayetlerini hatırlayalım. Böyle dehşet verici fakat suç trendi haline gelmiş olaylar için alınan ağır tedbirlerin -eğer hedef keskin çizgilerle belirlenmemişse- bazen işe yaramadığı gibi, mevcut mağdurları artırması bile mümkün. Her erkeği evlilik içinde potansiyel olarak tehlikeli gören yaklaşım, iyi niyetli erkeğin de kadın tarafından suistimale uğramasına neden olacak bir zayıf noktayı istemeden meydana getirmektedir. “Kanunlara karşı boynum kıldan ince” diyenlerle eşini vahşice öldürenlerin aynı yasanın muhatabı haline gelmesi sonucunda uzun vadede evlilik kurumunun Avrupa’dakine benzer şekilde yasal düzenlemelerle ters orantılı olarak zayıflaması, erkek şiddetinin ortadan kalkmadığı ancak evlilikten de cezai yaptırımlar nedeniyle kaçınıldığı bir toplum modeline kapı aralayacaktır.

 

Çalışma ve sosyal hayattaki duruma gelince; kadın-erkek eşitliğini sağlamak ve kadına daha fazla yer açmak için çok yerinde düzenlemeler yapıldı. Bunlar yapılırken de annelik ve aile yapısının bozulmaması ilk göz önünde tutulan şey oldu. Doğum izninin ücretli ve ücretsiz olarak artması, emzirme sürelerinin düzenlenmesi gibi pek çok düzenleme kadının çalışma hayatında anneliğinden geri kalmadan yer alması üstüne planlanmış yenilikler. Fakat bu konuda da kadının modern hayattaki rolüne katma değer sağlayacak pozitif haklar tanınırken diğer tarafta beklenmeyen tepkiler de erkekler cenahından gelmeye başladı. Kadın erkek eşitliği sözünü olur olmaz her yerde hatırlatıp, “madem öyle buyrun eşitlik” diyerek önce otobüslerde ayakta bekleyen kadınlara yer vermemekle başlayıp, ardından iş hayatındaki kadından hamilelik süresi boyunca erkeklerle aynı performansı göstermesini beklemeye, daha sonra da evde çıkan kavgada “kadına el kalkmaz” anlayışına nisbet, güç kuvvet anlamında da sanki eşitiymiş, karşısındaki güçlü kuvvetli bir erkekmişcesine, öldüresiye şiddetle sonuçlanan bir sürecin içine girdik. Meselenin bilinç altına inecek olursak, erkeğin ekmek parası kazanan konumunu paylaşması kendi erkini de paylaşması sonucunu doğurdu. Zaten modern hayatın cinsler arası yakınlaşmayı aradaki farkı en aza indirecek şekilde azaltması sürerken, ek olarak devletin de kadın erkek eşitliğine dönük çalışmalar yapması, erkeğin devlet eliyle mülksüzleştirilmesi sonucunu ortaya çıkardı. Erkeklerin ise buna itirazları geriye kalan son farklılıklar üstünden işleniyor; güç ve cinsellik. İkisi de en kaba haliyle gözlere sokularak aslında aradaki farkı vurgulamanın tek çaresi haline gelmiş durumda. Artan gayri meşru ilişkiler ve aile içi şiddet oranlarındaki artış bunun sonucu olarak görülebilir. Bunun bir başka sebebi de moderniteyle değişen kadın erkek rollerini teoride destekleyen yahut tam karşısında yer alan bireylerin kendisinin bu alan paylaşımına ne kadar hazır olduğu meselesidir. Kadının eskiden iktidarın erkeklere mahsus bir alanında artık söz sahibi olması onu ailesiyle daha mı mutlu kılar, yoksa tam aksine aile içinde “ben” odaklı bir yaklaşımı mı körükler? Erkeğe gelince; eşinin çalışmasına karşı olma halinden yola çıkarak çalışma hayatında eşitliğe karşı çıkarken aslında kendisi bu yeni ilişki biçimine ne kadar hazırdır? İş hayatında sınırları belirlen(e)meyen bir ortamda çalışırken ofisini paylaştığı kadın arkadaşlarını görüp eşini de bu sürece dahil etme yoluna mı gider, yoksa toplumun her katmanında bastırılmış ikili ilişkilerin iş noktasında meşruiyet kazandığı bir zeminde ailesinden başka yönlere mi ilerler? Bu kaygıların şimdiden giderilmesi güç; fakat bir geçiş sürecinde olduğumuzu göz önünde bulundurarak yol kazalarını da hesaba katmamız gerekiyor. Yeni yasalar ve değişen devlet politikaları halkın ve sivil toplum kuruluşlarının alkışlarını alarak takdir görse bile, uzun vadede sancıya dönüşebilecek neticeleri de bünyesinde taşıyor.

 

Sonuç olarak, kadına şiddet ve ölümler ile ilgili cezalandırma merkezli, genele yayılmış bir yasayla bunun mümkün olmadığı açıkça görülüyor. Çok ince düşünülmüş ve sürekliliği olan düzenlemelerle desteklenmeden ve “onarıcı adalet” desteği olmaksızın sadece mağdur profilini değiştirecek bir uygulama olabileceği de ortada. Ayrıca kadın birey olarak verilen haklarla donanmışken, aile kurumunun ve kadın erkek eşitliğinin pekiştirilmesine dönük alınan önlemler -doğurduğu sonuçları itibariyle- birbiriyle taban tabana zıt hale geliyor. “Kendi haklarını garantiye almak” şeklinde özetlenebilecek bu yasal yaklaşım aslında aile olmanın faydalarından da, birey olmanın haklarında da taviz vermeyecek bir yaşam tarzı anlamına geliyor fakat problem bunun bir devlet-hukuk projesi haline gelmiş olması. Yasalardaki yaptırımlar neticesinde özellikle erkek, toplumda cinsiyetinden gelen ayrıcalığı herhangi bir yaptırımla karşılaşmaksızın daha iyi yaşayabilmek için evlilikten kaçınacak, dolayısıyla evlilik ve nüfus sayısında tedrici bir azalma yaşanacaktır. Buna çözüm ise tek başına devletin planladığı bir programın değil; tarafların da süreçte rol aldığı, iyi niyet ve uzlaşı noktasında bir yaklaşımın kabul edilmesidir. Çünkü, hiçbir yasa aile içerisinde karşılıklı güven ve iyi niyet tesis edilmediği sürece etkili olmayacaktır.

 

Modern hukukun bireyin temel hak ve özgürlüklerini esas alan yapısıyla, geleneksel ailenin fedakarlık temeli üstüne kurulu yapısı arasındaki çatışmanın önüne geçilmesi de ancak toplumda ve aile kurumunda iyi niyetin yeniden tesis edilebilmesiyle mümkün görünüyor.

 

 

1 Altınay, Ayşe Gül & Arat, Yeşim. 2008. Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet. İstanbul: Punto Baskı Çözümleri.


Görüntülenme : 4477




Yorum Yazın
Ad Soyad:
Email:
Yorum:

Henüz yorum yapılmamış.