HSYK Seçim Süreci Anomalisi Üzerine
Yorum
Yayınlanma Tarihi : 19 Ekim 2014 Pazar
HSYK Seçim Süreci Anomalisi Üzerine
Bu seçim sürecinin en önemli sonucu, ne bugünkü HSYK yapısı ne de kimin kime karşı galip olduğudur. Bu seçimin en önemli sonucu Türkiye’nin yeni bir iktidar ortağı ile tanışıklığını bir kez daha teyit etmesidir.

Ran Hirschl, “Towards Juristocracy: The Origins and Consequences of the New Constitutionalism” adlı kitabında, juristokrasi kavramı üzerine eğilmiş ve seçilmemiş hâkimlere tanınan olağanüstü güçlerin, demokratik sistem için bir açmaz olabileceğinin altını çizmiştir.  Burada elbette hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti prensiplerini gözden kaçırmadan ve fakat tamamen tekno-bürokratik bir işleyişle işbaşında olan hâkimlere tanınan yüksek dozdaki yetkinin, sivil siyasete olası olumsuz yansımalarının doğuracağı tehdide dikkat çekilmektedir.  Kısacası, juristokrasi, diğer tüm meslek-egemen yapılarda olduğu gibi, demokratik işleyişin önünde önemli bir engel teşkil etmektedir.

 

HSYK seçim sonuçlarına bakıldığında, cemaat-cemaat karşıtı bir kutuplaşmanın ön planda olduğu, cemaat karşıtlarının zaferiyle sonuçlanmış gibi görünse de, cemaat destekli seçime giren adayların hiç de azımsanamayacak bir oy aldığı, bilhassa kırsal kesimde ve küçük yerlerde yeni atanan yargı mensuplarının cemaate yakın adaylara oy verdiği gibi değerlendirmeler yapmak mümkün.  Fakat bence bu seçim sürecinin en önemli sonucu, ne bugünkü HSYK yapısı ne de kimin kime karşı galip olduğudur. Bu seçimin en önemli sonucu Türkiye’nin yeni bir iktidar ortağı ile tanışıklığını bir kez daha teyit etmesidir.  HSYK seçimlerinin neredeyse tüm gazetelerde manşetten haber olması, yaşanılan süreçte, kamuoyunun adeta bir genel seçim varmışçasına daha düne kadar adı dahi bilinmeyen mesleki bir kurul üyeliği seçimine kilitlenmesi, hâkim ve savcıların kendi meslek yapılarına hiç de yakışmayacak biçimde sosyal medyada birer partizana dönüşmesi, bence Türkiye açışından dikkate değer en önemli sonuçtur.  Ülke olarak, daha düne kadar askeri vesayetten çektiğimiz yetmezmiş gibi, HSYK seçim sürecinde yeni bir varis tayin etme arayışı oldukça ironiktir.  Hele ortaya çıkan adayların milliyetçi, muhafazakâr, sosyal demokrat, cemaatçi gibi tanımlamalarla gündeme gelmeleri ve seçilecek kişilerin kendi kimliklerine yakın ideoloji, duruş ya da düşünüşlerin çıkarlarına sahip çıkacağı ön kabulü, başlı başına bir problemdir. Bu şekilde bir seçim sürecini ve bu süreçte ortaya çıkan ve kendini bu denli afişe eden bir “adil” yargılama ordusunu, juristokratik bir siyasallaşma süreci olarak okumak mümkündür.

 

Otonomi (son dönemde kullanılan otonom yapı algısından bağımsız olarak), yargı mensupları da dâhil olmak üzere, kamuya hizmet sunan tüm bürokratların, sivil hayatlarındaki Alevi, Sünni, kadın, erkek, eşcinsel, ateist, Türk, Kürt, Yahudi, Hristiyan vs. gibi kimliklerinden bağımsız karar verme ve kişisel çıkarlardan arınmış biçimde hareket etme yükümlülüğüdür. Devlet aygıtının iyi işleyen bir mekanizmaya dönüşmesi için, tüm bürokratların işleriyle ilgili karar alırken ve davranış sergilerken, kendi özel alanlarındaki kimliklerinden bağımsız karar vermeleri gerekmektedir. HSYK seçim süreci ile ortaya çıkan tablo ise, büyük ölçüde fanatizme kayan yargı camiasının, otonom hareket etme basireti ile ilgili kamuda ciddi bir güven bunalımının ortaya çıktığı yönündedir. Tamamen meslekî bir kurula üye seçerken de, cemaat bağlantılarının, politik eğilimlerin, etno-kültürel arka planların bu denli rol oynaması, yine yargı camiasının içinde bulunduğu kaosu gözler önüne sermektedir. 

 

Yeni adli yıl açılmamış gibi, işi gücü bırakıp “büyük” seçime hazırlanan yargı mensupları, adeta bir siyasetçinin göz dolduran performans ve maharetiyle il il gezmekte, skora odaklanmaktaydı. Hem cemaat hem de cemaat karşıtları için “son kale” olarak görülen HSYK, son seçim sürecinin gösterdiği gibi artık mesleki yeterliliklerin tartışıldığı, “meritokratik” ve profesyonel bir mesleki kurul olma vasfını yitirmiş, birçok kişi yargının cemaat egemen bir yapıya teslim edilmemesi ile teselli olmuştur. Gelinen süreçte aslında yargı, meritokrasiye değil, juristokrasiye teslim olma eğilimine girmiştir.   Tıpkı 1980’lerdeki askeriye ya da 1960 Anayasası döneminde ortaya çıkan üniversite bürokrasi-asker üçgeni, Foucault’nun “Bilginin Arkeolojisi”nde ortaya koyduğu gibi, bilginin getirdiği iktidarı kullanan bir doktor misali… Kısacası, bugün HSYK’da her ne kadar çoğulcu bir temsil yakalandığı düşünülse de, HSKY seçimleri süreci misyonunu tamamlamış, adaletine inanılması gereken bir meslek grubunun ne kadar siyasallaştığını ve kutuplaştığını gözler önüne sermiş ve otonom karar verme yetisine duyulan güveni sarsmıştır.  Temennim odur ki, Türkiye bundan sonra adil olduğuna inanılması umulan yargı mensuplarının ciddi biçimde fanatikleştiği bu süreci bir daha yaşamasın. HSYK’nin bu siyasallaşma sürecinden kendini bir an önce kurtarması için neler yapacağını görmek gerekecek.


Görüntülenme : 3229



Yorum Yazın
Ad Soyad:
Email:
Yorum:

Henüz yorum yapılmamış.