Başkan Trump’ın İsrail ve Filistin Gezisi
Yorum
Yayınlanma Tarihi : 4 Haziran 2017 Pazar
Başkan Trump’ın İsrail ve Filistin Gezisi
Hem Araplar hem de Yahudiler arasında Trump destekçilerinin bulunması oldukça ilginç; ancak her iki taraf da Trump’ın her hâlükârda diğer başkanlardan farklı bir yaklaşımı olduğu konusunda hemfikir.

 

Başkan Trump’ın gezisinin Suudi Arabistan sonrası ilk durağı, İsrail ve Filistin oldu. Bu coğrafi tercihlerin sembolik anlamlarına kısaca değinmekte yarar var. Kudüs ve Betlehem, Hristiyan dünyası için kutsal mekanlar, Betlehem Hz.İsa’nın doğum yeri, Kudüs ise Hz.İsa’nın mücadelesini yürüttüğü yer. Bu mekânlara yapılan geziler, bir yandan Trump’ın seçmen tabanı olan evanjelik Hristiyanlara da mesaj kaygısı taşırken, Vatikan’a yapacağı ziyaretin tamamlayıcı cüzleri olarak karşımızda duruyor.

 

Trump 23 Mayıs Pazartesi günü İsrail’e vardı, Ben Gurion Havaalanı’nda kısa bir basın toplantısının ardından Kudüs’te Eski Şehir’i ziyaret etti ve görevde bulunan ilk Amerikan başkanı olarak Ağlama Duvarı’na gitti ve dua etti. Ardından Başbakan Netanyahu ile kapalı bir görüşme ve birlikte basın toplantısı yaptı. Trump’ın ikinci günü Betlehem’de Filistin devleti başkanı Mahmut Abbas ile yapılan görüşmeyle devam etti ve ardından Kudüs’e tekrar döndü. Soykırım Müzesi olarak bilinen Yad VaShem Müzesi’ni ziyaret etti ve burada antisemitizmi konu alan bir konuşma yaptı. Ardından Vatikan’a hareket etti.

 

Ziyaretin diplomatik görüşmeleri aşan, küresel jeopolitik anlamlarını irdelemek daha aydınlatıcı olabilir. ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail ziyaretini Suudi Arabistan ziyaretinden sonra yapması önemli bir ayrıntı. Suudi Arabistan’da Trump bir bölgesel güvenlik konseptinin olabilirliği üzerine açıklamalarda bulundu, Suudilerin bu işe öncülük etmesi gerektiğini ifade etti ve bu projeyi Arap NATO’su olarak adlandırdı. Trump’ın gündemi terörle mücadeleye odaklanmış durumda; politik hedefi bu olduğu için ABD’nin konvansiyonel dış politika retoriğinden biraz uzaklaşmışa benziyor. 

 

Trump ziyaret ettiği ülkelerin iç siyasetine dair ABD değerleri etrafında eleştiriler yöneltmekten sakındı. Suudi Arabistan’da güvenlik konseptini İsrail’i de içerecek şekilde genişletmenin ve bunu bölgesel bir barışa tahvil etmenin mümkün olup olmadığı konusunda tarafları ikna etme işine soyundu. Trump aslında bir taşla birkaç taşı vurma peşinde. Körfez Ülkeleriyle ABD arasındaki yeni yakınlaşmanın yıllarca çözüme ulaşamayan İsrail ve Filistin arasındaki barış görüşmelerini sonuca ulaştırabileceğini düşünüyor ama tüm bu tartışmalar sıkı bir güvenlik politikası konsepti çerçevesinde yürütülüyor.

 

Trump’ın İsrail ve Filistin’e iki devletli çözümde uzlaşma çağrısının geçmiş deneyimlerde görüldüğü gibi hüsranla sonuçlanacağına dair beklentiler de yok değil. Trump’ın İsrail, Filistin ve bölge ülkeleri arasındaki olası uzlaşmaya dair tutarlı bir stratejisinin olmadığı hissediliyor; retorik düzeydeki kararlığa eşlik edecek plan ve strateji, acil bir ihtiyaç olarak tarafların önlerinde duruyor. Politik süreçleri işletirken kitlelerin bu tür bir anlaşmaya nasıl ikna edilebileceği de ayrı bir soru işareti barındırıyor. “Arap Sokağı”nın ikna edilmesi için Mısır’ın öne çıkması kaçınılmaz. Trump’ın Körfez Ülkeleri ve Mısır’la olan işbirliğinin İran’la olan anlaşmazlık üzerine kurulması, Katar gibi bazı bölge ülkelerini rahatsız ediyor. Körfez ülkeleri bir yandan Bahreyn’deki Şii nüfusun idaresi, diğer yandan Suudi Arabistan’ın Yemen’de süregiden askeri operasyonlarının neticesi konusunda endişeliler. Diğer bölge ülkelerindeki İran uzantıları ise Körfez’in jeopolitik etkinliğine meydan okuyabilecek en güçlü aktör olarak sivriliyor. Bu endişeler bir yandan Körfez’i dış politikada çeşitli aktörlerle işbirliğine yöneltiyor, öte yandan askeri ve politik planda bölgesel bir işbirliğinin şekillenmesine zemin hazırlıyor. İsrail ile Körfez Ülkeleri’nin son dönemde yakınlaşan ilişkilerinin temelinde, politik elitlerin ve güvenlik teknokratlarının bölgesel gerçekliğe yönelik değişen tavırlarının yattığını söyleyebiliriz.

 

Körfez Ülkeleri, 2002 yılında Suudi Arabistan ve Arap Birliği tarafından taslağı oluşturulan “Arap Barış Girişimi” belgesini önemli bir yol gösterici olarak, İsrail’le aralarındaki olası yakınlaşmada referans metin olarak alıyorlar. Bu belgeye göre, İsrail Filistin ile nihai bir anlaşmaya vardığı an Arap Ülkeleri İsrail’i diplomatik olarak tanıyacaklar ve ilişkiler normalleşme sürecine girecek. Körfez Ülkeleri, İsrail’in belirli bölgelerde 1967’den bugüne uluslararası hukuka aykırı olarak tuttuğu bölgelerden çekilmesini önemli görüyorlar. Bu bölgelerden hala çekilmemiş olmasının, sadece Filistin değil genel olarak Arap Sokağı üzerindeki de istikrarsızlaştırıcı bir siyasal etkide bulunduğunu öne sürüyorlar. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail’le olası bir anlaşma için için son günlerde görüşme trafiğini arttırdılar.

 

İsrail iç siyaset dengeleri ise bu tür bir anlaşma konusunda yaklaşım ve politika olarak bölünmüş durumda. Başbakan Netanyahu, Suudi Arabistan ve BAE ile bir yakınlaşmaya sıcak bakarken bu anlaşmanın Filistinlilerle olası bir anlaşmadan bağımsız düşünülmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Filistinlilere şu an için bir taviz vermesinin koalisyon ortakları tarafından kendisine karşı bir siyasi manivela olarak kullanılacağından emin; özellikle aşırı-sağ bir parti olarak “Yahudi Yurdu Partisi” ve lideri Naftali Bennett’in güvenlik endişelerini sürekli gündeme getirmesi yaşanacaklar için bir sinyal. Ayrıca Netanyahu kendisine sağ-politik kanatlardan gelecek bir meydan okumayı, liderliğini halk nezdinde aşındırabilecek bir unsur olarak görüyor. Netanyahu, İsrail’de sağ siyaset unsurlarını domine eden ve popüler düzeyde de buna dönük bir hegemonya kuran politik bir figür olarak şu an için koltuğunu sağlama almak istiyor. Bekle ve gör politikası Netanyahu için en tercih edilebilir opsiyon olsa da İsrail için İran’ın önemli bir güvenlik tehdidi olduğuna da inanıyor. İran’ın küresel ve bölgesel güçlerle yapılacak bir ittifakla etkisizleştirilebileceğini düşünüyor. Netanyahu’nun koalisyon hükümetindeki dengeleri gözetmesi ve gelecek seçimlerde oy kaybına uğramadan bir çözümü mümkün kılması gerekiyor. İsrail’de yükselen Mizrahi siyaset, sağ partilerin Filistinlilere yönelik izleyeceği politikalarda milliyetçi söylemi ve geleneksel değerlere vurguyu önemli kılıyor. Gelenekselci ve milliyetçi sektörler, İsrail’e dinsel bir önem atfederek onun otantikliğine vurgu yaparken Batıcı ve ilerici İsrailliler ise dışa açık, serbest piyasa ekonomisine dayalı ve komşularıyla ilişkilerini normalleştirmiş bir İsrail’in yaşanabilir bir ülke olacağını düşünüyorlar. İsrail’deki sosyal ve politik ayrışmalar esas olarak devlet formasyonunun dinsel mi seküler mi olacağı üzerine odaklanırken Netanyahu da partisinin iktidarının ve kendi siyasi kariyerinin sarsılmaması için bu gerçeklikleri kendi lehine kullanma ve dış politik açılımını da ona göre yapma yoluna gidiyor.

 

İsrail kamuoyu Trump’a yönelik tavırlarında ise bölünmüş durumda. Sola yakın İsrailliler, Trump’ın Netanyahu ile benzer bir politik kültüre sahip olduğunu düşünüyorlar ve çok da destekler görünmüyorlar. Araplar ise Trump’ın seçim dönemindeki radikal ve uzlaşmaz tavrının Filistin ve İsrail görüşmelerine nasıl yansıyacağı konusunda endişelenmişlerdi. Suudi Arabistan gezisiyle Trump Arap mahallesindeki bu endişeleri biraz olsun hafifletmişe benziyor. Hem Araplar hem de Yahudiler arasında Trump destekçilerinin bulunması oldukça ilginç; ancak her iki taraf da Trump’ın her hâlükârda diğer başkanlardan farklı bir yaklaşımı olduğu konusunda hemfikir.

 

 

Gökhan Çınkara


Görüntülenme : 681



Yorum Yazın
Ad Soyad:
Email:
Yorum:

Henüz yorum yapılmamış.