Gözler Körfez’deyken Kulaklar Afrika’da Olmalı
Yorum
Yayınlanma Tarihi : 26 Ağustos 2017 Cumartesi
Gözler Körfez’deyken Kulaklar Afrika’da Olmalı
Suudi Arabistan-İran rekabetinin bir sonraki mahallinin Sahraaltı Afrika’sı olması kuvvetle muhtemeldir.

Körfez’de İşler Karışırken

 

Katar meselesi gündemi işgal eder etmez tüm gözler birden Haliç’e odaklandı. Haber kuşakları, gazete köşeleri ve tartışma programlarının hemen hepsi Katar’la açılıp Katar’la kapandı. Katar’a ilgi duymayanlar bile bir anda bu ufak Körfez ülkesi hakkında enformasyon bombardımanına maruz bırakıldı. Sonuç olarak, Orta Doğu’nun hızla tüketilen gündemine bir yenisi daha eklendi ve yeterince karmaşık olan coğrafya, Katar’ın cirmince biraz daha karıştı. Dünyanın, farklıları olsa da, daimi gündemi kuşkusuz Orta Doğu’dur. Öyle olunca meselelerin arka planında veya önünde neyin olduğu ne tam belli ne de tam gizli haldedir. Katar vakasında bile süreç o kadar hızlı gelişip değişti ki, etkenlerle edilgenler bir anda yer değiştirdi. Kimi görüşlere göre Katar sorunu Kuzey Irak’ta yapılacağı duyurulan referandumu perdelemek için uyarılmış olabilir. Bir başka görüşe göreyse Katar probleminin Doğu Akdeniz’de keşfedilmiş doğalgazın nasıl bölüşüleceğiyle ilgili bir peşrev olması da muhtemeldir. Daha makul görüşlere itibar edilecek olursa doğalgaz söz konusu olduğundan Suudi Arabistan ile bölge ülkelerinin ani Katar çıkışı İran ile Katar arasındaki deniz yatağının altında çıkarılmayı bekleyen rezervin akıbetiyle de ilgilidir. Son tahlildeyse bu mevzuda daha fazla ihtimalden ve vakıadan bahsetmek hem mümkün hem de kolaydır.

 

Orta Doğu söz konusu olduğunda eylemlerin iki boyutu oluyor genelde. Kavil ya da fiil olmasına bakılmaksızın her bir girişimin bir görünen dış yüzü, bir de görünmeyen iç yüzü meraklı akılları meşgul ediyor. Aslında böylesi ikili bir yapının varlığına şaşmamak gerek. Öyleki hem diplomasinin çetrefilli meseleleri ikili bir yapıyla yumuşatması, hem de genel bir davranış kodu olarak teşbih ile birlikte dolaylı anlatımın kullanılması, bahsi edilen ikili anlatımı bilindik kılıyor. Elbette ikili dili anlamak için bir yeteneğe sahiplik ve jargona hâkim olmak gerekiyor. Doğrudan söylenenler kolaylıkla anlaşılsa bile peçelediklerini görmek zorlaşabiliyor. Orta Doğu ikili dilin somut biçimde görünür olduğu bir coğrafya. Perdeler perdeleri örttüğünden meselelere nüfuz da o ölçüde karmaşık bir hal alıyor. Bu alışkanlık yüzünden, belki de, modern tabirle, Orta Doğu vekâlet savaşlarının [proxy-war] hem laboratuvarı, hem de meydanı durumunda. San Fransisco’da üretilen sosyolojik yeni tabirler,  Londra’da çatısı çatılan girift yeni diplomasi ya da Aachen da geliştirilen yeni teknikler ilkin burada uygulama alanı bulup test ediliyorlar. Ne de olsa enerji ihtiyacı, savaşların, savaşlar da gelişmenin anası niteliğinde görülüp zımnen kabul ediliyor.

 

Genel olarak Orta Doğu, hassaten Körfez, temsili savaşların sürdürüldüğü bir mahal neticede. Bu özelliğini öyle petrolün endüstriyel olarak kullanılmaya başlanmasına da borçlu değil. Mahal, tarihen tüm özelliklerini geçmişten bugüne değin getiriyor. Karmaşık ilişkiler, çetrefil girişimler, bitmez tükenmez oyunlar bir şekilde politik tavrın incelikli sergileme biçimine dönüşüyor. Kimisi üstün körü planlanmış olsa da çoğu kılı kırk yararcasına tasarlanıp, birkaç değil onlarca hamlenin sonrası hesap edilerek atılmış adımlar. Tarihi olarak geçmişten beri sürdürülen bu oyunda bir merkez, bir de civar oyun sahneleri mevcut. Merkezi olanda temsiller, gösteriler birbiri ardına sürdürülüyor ve neredeyse hareket hiç sonlanmıyor. Bununla beraber bazen merkezi sahneyi destekleyici civar oyun alanlarına da ihtiyaç duyulduğu oluyor. Civarda sergilenenler ise ya merkezde olan bitenin perdelenmesi için ya da asıl oyuna bir hazırlık olarak telakki ediliyor. İlk bakışta alakasız gibi görünseler de birbirleri arasında son derece diri ve köklü bir irtibat söz konusu; sadece dikkatlice bakıp bu irtibatları kurmak gerekiyor. Çünkü Orta Doğu ile alakalı tüm gelişmelerin bu çerçevede okunması bir zorunluluk.

 

Sahraaltı Afrika’sında Vekâlet Savaşları

 

Yakın ya da uzak çevresinde ne olup bitiyorsa, Orta Doğu ile görünür veya örtük bir ilişkisi muhakkak vardır; görünür olanlarının yanında gizli bırakılmış olanlarının da akalası bir şekilde kurulmalıdır. Çünkü Orta Doğu başka türlü anlaşılamaz. En önce Filistin meselesi, Lübnan İç Savaşı, sonrasında Afganistan, Irak-İran Savaşı, daha sonra ise Irak’ın işgali, ardından Arap Baharı ile Yemen ve Suriye meseleleri ardışık bir görüntü çiziyorlar. Bununla birlikte dünyanın Orta Doğu ile ilişkileri olan diğer coğrafyalarında da öncü ya da artçı sarsıntılar ortaya çıkıyor. Hindistan-Pakistan’ın ayrılışı ve peşi sıra Keşmir sorunu, Batı Sahra, Filipinler, Eritre, Kafkasya’daki cumhuriyetlerin özgürlük hareketleri, Sudan’ın ikiye bölünmesi ve Sahraaltı Afrika’sındaki siyasi ve askeri yapılanmalar ve benzerleri, hep bu minval içinde değerlendirilmesi gereken hususlar.

 

Bahsi edilen bu hususların Orta Doğu‘da yaşananlarla bir şekilde fikri, ideolojik, ekonomik, hatta sosyolojik rabıtaları mevcut görünüyor. Bu çerçevede Sahraaltı Afrika’sında hem bölgeyi, hem de Orta Doğu’yu uzun süreli bir biçimde etkileyecek yeni oluşumların doğduğuna şahitlik edilmekte. Genel anlamda bu oluşumların dikkatli gözlerce hemen fark edilip raporlandığını itiraf etmek gerek. Ne var ki özellikle Türkiye’nin hem Orta Doğu’ya, hem de Sahraaltı Afrika’sına ait orta ve uzun vadeli politikaları planlanırken bu meselelere de dikkat edilmesi icap ediyor. Çünkü Sahraaltı Afrika’sında son on yılda hızla büyüyen bir anomali ile karşılaşılmakta. Çünkü anomali, hem Suudi Arabistan’ın, hem de Sünni bloğunun geniş ölçekli politikalarıyla son derece yakından alakalı bulguları bünyesinde barındırıyor. Öyle ki uzaktan bakıldığında bunun hem Suriye, hem Irak, hem de Yemen’deki politikanın ya da politikaların bir uzantısı şeklinde uzun erimli bir biçimde tasarlanıp uygulandığı kolaylıkla görülebilir. Son tahlilde planların, bir şekilde, genel baskı coğrafyasının oluşturulmasıyla alakalı bir biçimde düzenlendiğine kuşku duyulmamalıdır.

 

Yukarıda işaret edilen gelişmelere Sahraaltı Afrika’sının tümünde tesadüf ediliyorsa da merkezi konum işgal eden ülkenin Nijerya olduğunu söylemek gerek. Genel anlamda Sünni ülkeleri ve dar anlamda da Suudi Arabistan’ı açığa düşürmek temelli gelişen bu gelişmeler iki şekilde kendini göstermekte. İlk husus Sahraaltı Afrika’sında hızla taraftar bularak yaygınlaşma eğilimi gösteren İslamofobi tehlikesidir.  Öyle ki Afrika’da sıklaşan vakaların da gösterdiği üzere Müslümanların Batı’daki İslamofobi tehlikesinin daha büyüğü ile karşılaşmaya kendilerini hazırlamak zorunda kalacaklarını tahmin etmek zor olmasa gerekir. Zira İslamofobi sorunu söz konusu olduğunda Müslüman ülkeler genellikle Batı ülkelerini ve buralarda yaşanan örnekleri takip etmek ve yorumlamak tercihini göstermekteler. Ne var ki Afrika’da, bilhassa Mali’den Etiyopya’ya çizilecek bir hattın güneyinde kalacak Sahraaltı Afrika’sında İslamofobinin büyük bir sorun olmak eğilimi ciddi anlamda söz konusudur. Burada örnekleri verilemeyecek kadar çok kriminal vaka kayıtlara geçmiş olup müdahalelerle karşılaşılmamaktadır. Kuşkusuz bu eğilimin siyasi sonuçları yanında psikolojik temellerinden de söz etmek gerekir. Zira bilhassa Nijerya’daki Boko Haram’ın psikolojik eşiğin aşılmasında bir enstrüman olarak kullanıldığı genel kabul gören bir gerçektir.

 

Sünni ülkelerin ve özel olarak da Suudi Arabistan’ın zor duruma düşürülmesinde ikinci husus ise bilhassa Nijerya başta olmak üzere Sahraaltı Afrika’sının önemli ülkelerinde Şii nüfusunun geometrik bir biçimde artması gösterilebilir. Şüphe yok ki insanların özgür düşünceleri ile hareket etmelerinde bir beis görülemez. Keza burada dikkat çekilmek istenen mesele sekter bir duruma da işaret olmaktan uzaktadır. Ancak bununla birlikte, bilhassa Nijerya gibi bölgenin önemli ülkelerinde tarihen ve geleneksel olarak mevcut olmayan dini pratiklere işaret etmek hem vakıayı anlamak, hem de gelecek projeksiyonları oluşturmak bakımından mühimdir. Zira inanış demografisindeki değişikliklerin bir şekilde önce ideolojide, ardından da politikada kendini göstererek siyaset sahnesine çıkacağına şüphe duyulmamalıdır.

 

Elbette olumlu anlaşılacak bir yanı yok; ancak Boko Haram’ın Nijerya’nın Müslümanların çoğunluk teşkil ettiği kuzey eyaletlerinde ortaya çıkıp terör eylemlerinde bulunmasının psikolojik olduğu kadar çok derinlerde yer alan yerel dini-politik gelişmelerdeki köklerinin de araştırılıp çözümlenmesi gerekmektedir. Nijerya, Sahraaltı Afrika’sı kadar dünya için de son derece mühim bir ülke kıymetindedir. Öyle ki Amerika Birleşik Devletleri’nin önemli petrol tedarikçilerinden olduğu kadar Afrika’nın önemli Müslüman nüfusu barındıran ülkelerinden biri olması nedeniyle de dikkatle izlenmeyi hak etmektedir.

 

Nijerya Örneği

Farklı ülkelerde artan Şii nüfusu çok çeşitli araştırmaların ve yazıların konusu olabilir. Ancak buradan hareketle Nijerya’daki Şii nüfusunun hızla artmakta olması üzerinde düşünmek ve tartışmak Suudi Arabistan-İran gerilimini anlamak bakımından önemli bir adım olacaktır. Tekrar olacak ama bu durumun anlaşılması Orta Doğu’daki kimi politikaların, hatta Suriye ile Yemen’in anlaşılması bakımından da önemli bir konum işgal etmektedir. Yukarıda da dikkat çekildiği üzere Şiiliğin Nijerya’daki varlığı mevzi olup ne tarihi, ne de dini bir pratik yanı bulunmamaktadır. Ne var ki Ayetullah Humeyni’nin İran’da devleti yeniden düzenlemesi ile Afrika alt kıtasındaki değişiklikler arasında bir eş zamanlılıktan bahsedilebilir. İlk ve en esaslı eş zamanlılığın izlenebileceği hususiyet Şii nüfusta geometrik bir artışın yaşanıyor olmasıdır. Geleneksel olarak Batı Sahraaltı Afrika’sında Senegal’den Kenya’ya dek uzanan bir hatta yaygın olan tasavvuf niteliklerine sahip tarikatların varlığı her bakımdan dikkat çekicidir. Ayrıca bahsi edilen hattın hem kuzey hem de güneyinde Maliki mezhebinin yaygın olması bir kenara not edilmelidir. Son tahlilde Maliki mezhebi ile birlikte tarikatların yaygınlığı kimi durumların anlaşılması için son derece mühimdir. Zira bu özellikler hem tarihi kökenin tespiti için, hem de Sünni nüfusun Şiileşmesine yol açan zihni yakınlığın belgelenebilmesi bakımından mühim görülebilir. Afrika Sahraaltı, tarihi olarak, yer yer her ne kadar Lübnan, Pakistan ve civar bölgeler kökenli bir Şii nüfusa sahipse de tahmini olarak dikkat çekici bir rakam hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Kıta’daki mezhep nitelikli ilk ve en esaslı değişim Ayetullah Humeyni sonrasına rastlamaktadır. Aşağıda da değinileceği üzere 1980’den sonra hemen her Afrika ülkesinde zamanın İran yönetimince de desteklenen ve hala desteklenmekte olan zihni yayılma politikalarının bir sonucu olarak Şii azınlıklar oluşmaya/oluşturulmaya başlanmıştır.

 

Afrika ve Nijerya’daki Şiilerin nüfus varlığına ilişkin nitelikli bilgilerin varlığından söz edilemez. Mezhebi yaklaşımlar da dahil bu alanlardaki bilgiler birer tarafgirlik ve üstünlük vesilesi kılındığından, keza nüfus sayımları da mevcut olmadığından bu mevzudaki enformasyonlar güvenilirlikten uzaktadır. Nüfusa ilişkin bilgiler spekülatif olup hem yerel, hem de dünya politikasının bir sonucu olarak bir iddiadan ibaret durumdadır. Keza Şii kurumları genel kabul görmüş rakamların üstünde sayılar telaffuz etmektedirler. PEW’in 2009 yılına ait bir araştırmasına göre Nijerya’da yaklaşık 78.000.000 Müslüman yaşamakta olup Müslüman sayısı toplam ülke nüfusunun takriben %50.4’üne karşılık gelmektedir. Bununla birlikte yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre Nijerya’nın %50.4’lük Müslüman nüfusunun yaklaşık %5’lik bölümü demek olan 4.000.000 Müslümanın Şii olduğu belirtilmektedir. Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre Tanzanya’da yaklaşık 2.000.000 Şii, Müslümanların %10’nunu meydana getirmektedir. Başka bir kaynakta ise yine önemli bir başka Müslüman nüfusunu barındıran 80.000.000’luk Kongo’da ise büyük çoğunluğu başkent Kinşasa’da yaşayan 2.500.000’luk bir Şii nüfusu oluşturmaktadır. Bununla birlikte itibari de olsa başka Afrika ülkelerindeki Şii nüfusları dikkat çekicidir. Buna göre Nijerya’da 6.500.000, Tanzanya’da 3.000.000, Gana ve Senegal’de 1.200.00, Mali’de 600.000 ve Etiyopya’da 500.000 Şii yaşamaktadır. Sağlam kaynaklarla desteklenmese bile büyüklükler yaklaşık bu ölçüdedir ve Afrika’nn Şii nüfusu 1980 sonrasında hızla artmak eğilimindedir. Nijerya özelinde ise PEW’in rakamları nispeten güvenilir addedilirse 2009’dan bugüne değin sekiz yılın sonunda Şii nüfusunun artışmış olduğu varsayılabilir. Bu yüzden Şii nüfusunun Müslümanların %5 ile %10’u arasında bir rakama tekabül ettiği söylenebilir. Nüfusun yıllara göre gelişimi ve Müslüman nüfusu ile Şii nüfusunun gelişiminin karşılaştırmalı incelenmesi mümkün olmasa bile böylesi genel bir eğilimin varlığından bahsedilebilir. 

 

Nijerya başta olmak üzere Sahraaltı ülkeleri 1980’nden sonra İran’ın fikri yaygınlık göstermek istediği bölgeler haline gelmiştir.Açıkçası Senegal, Kongo ve Nijerya gibi ülkeler İran’ın tarihi ilişkilerinin bulunduğu ülkeler olmasa da büyük oranlarda Müslüman nüfusu barındırması ve genel aksiyonerlik potansiyelleri bulunması gibi nedenler bu ülkeleri İran’ın etkilerine hep açık bırakmıştır. Ne var ki İran’ın köklü temaslarının Somali ve Etiyopya söz konusu olduğunda bin beş yüz yıllık bir geçmişinden bahsedilebilir. Buna karşın konjonktürel ve demografik yapının mümkün kılması ile Şii düşüncesinin Nijerya’da kolaylıkla etkili olma imkanlarına eriştiği söylenebilir. Şii düşüncesinin Nijerya’daki varlığı 1980’lere kadar görülebilir. Düşüncenin liderliğini İbrahim Zakzaki adındaki bir şeyhin sürdürdüğü ve kendisinin hareketin her şeyi olduğu söylenmelidir. Başlangıçta Maliki mezhebine mensup biri iken zamanla Hasan el-Benna’nın fikirlerinden başlayarak Ayetullah Humeyni’ye dek çeşitlilik gösteren bir düşünce dünyasına sahip olduğu da ayrıca not düşülmelidir. Nijerya’nın Müslümanların çoğunlukta olduğu kuzey eyaletlerinden Kaduna’nın Zaria şehrinde doğmuş olan Şeyh Zakzaki yine burada eğitim almıştır. Geleneksel eğitiminin sonrasında Zaria’da köklü Ahmadu Bello Üniversitesi’nde ekonomi öğrenimi görmüştür. Kuvvetle muhtemeldir ki fikri altyapısı bu zaman diliminde köklerini atmaya başlayarak şekillenmiş bulunmalıdır.  Aslında burada Kaduna, Zamfara, Kano ve Sokoto gibi önemli kuzey eyaletlerindeki tarihi yapıya işaret etmek önemlidir. Zira bizatihi bu eyaletleri anlamak bugünü anlamak bakımından da mühimdir. Ahmadu Bello’da eğitim görürken Müslüman Öğrenciler Birliği’nin etkin üyelerinden biri haline gelen Şeyh Zakzaki’nin yaşamı ile Nijerya’daki Şii varlığını eş zamanlı bir biçimde ele almak mümkündür. Bu yüzden Nijerya’daki Şiiliğin Şeyh Zakzaki’nin yaşamına koşut bir şekilde ele alınması gerekir. Dolayısıyla Nijerya’daki Şii varlığını üç dönemde ele almak mümkün görünmektedir. Bahsi edilen dönemler Zakzaki’nin yaşamında önemli dönüm noktaları olup 1980-1998, 1998-2014 ila 2014’ten bugüne devam eden süreci kapsamaktadır.

 

İlk dönem Zakzaki’nin Kum’dan dönüşü ile uzun süre hapis yattığı 1980-1998 aralığına denk gelmektedir. Bu dönem boyunca Şeyh Zakzaki Müslüman Öğrenciler Birliği’nde kazandığı etkinlik ve yaygınlığı, yeni düşüncesi ile birleştirerek harekete dökme imkânı bulmuştur. Bu dönemde ilk yaptığı işlerden biri, fikrini olabildiğince yaymaya yarayacak okullar kurmak olmuştur. Fudaiyye adı verilen bu okullarda Müslümanların dünya çapındaki sorunlarına ve bilhassa Batı karşıtı düşüncelerin üretilmesine yönelik adımlar atıldığı bilinmektedir. Okulların haricinde geniş kitlelere erişmek için araçlar oluşturmuş ve bu kapsamda Nijerya Müslümanlarına erişmek amacını taşımıştır. Kurduğu Nijerya İslami Hareketi ise Şeyh Zakzaki’nin karargahı niteliğindedir. Nijerya’nın politik yapısını etkileme becerisini gösteren Şeyh Zakzaki, tüm engellemelere karşın her geçen gün etkinliğini artırmıştır.

 

2014 yılındaki Kudüs Günü’nü Nijerya Şiiliği bakımından bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Bahsi edilen bu dönüm noktası hem hareketin yasa dışılığına hükmedilecek zeminin oluşması, hem de vekâlet savaşı olarak addedilebilecek bir biçime evrilmesi ile alakası kolaylıkla kurulabilir. Zira Nijerya’nın Şii nüfusunun bu tarihten itibaren daha şiddetli muhalefet etme kararı verdiği söylenmelidir. 2014 yılının Kudüs Günü’nde hükümet güçlerince müdahale edilmesi neticesinde pek çok kişinin ölmüş olması hem Nijerya’yı, hem de hareketi derinden etkilemiştir. Zira ölenler arasında yürüyüş kolunun en önünde yer alan Şeyh Zakzaki’nin üç oğlu da yer almaktadır. Bu durum politik olmanın yanında psikolojik bir baskıyı da beraberinde getirmiştir. Bu ve benzer olaylardan ötürü Zakzaki ve Nijerya İslam Hareketi Kaduna eyaletinde çeşitli karışlıkların müsebbibi olarak görülmektedir. Bu kapsamda Kaduna’da hareket yasa dışı ilan edilip yasaklanmış olsa da taraftarları gösterilere devam etmiştir. 2016 yılının son aylarında meydana gelen karışıklıklarda ölüm hadiseleri de vuku bulduğundan yerel yönetim sert önlemlerle duruma müdahale etmiş ve tüm faaliyetlerin mahkûm edilmesi yoluna gidilmiştir. Hatta karşılıklı gösterilerde meydana gelen ölüm vakaları dolayısıyla Şeyh Zakzaki ile eşi tutuklanmış ancak bir süre sonra Nijerya Yüksek Mahkemesi tutukluğun sürmemesine hükmetmiştir. Bununla birlikte zaman zaman Şeyh Zakzaki’nin öldüğüne dair haberler kamuoyunda paylaşılmıştır. Hareket el-Mizan adında yaygın okunan bir gazete olmak üzere çeşitli medya imkânlarına sahiptir. Ayrıca etkin hizmet sunduğu belirtilen bir sağlık sistemi yanında yüksek eğitim veren kurumların tesisi Şeyh Zakzaki’nin yaptıkları arasında sayılmalıdır. Kuşkusuz tüm bunlar için bir finansa ihtiyaç duyulacaktır. Bir iddia olmakla birlikte Şeyh Zakzaki’ye ülke dışından her ay binlerce doların geldiği ileri sürülmektedir.

 

Şeyh İbrahim Zakzaki başında bulunduğu Nijerya İslami Hareketi’nin neredeyse tüm politik ve düşünsel yapısı ile İran’ınkilerle örtüşse bile bu tür iddiaları reddetmekte ve İran ile bağlarının olmadığını ileri sürmektedir. Bilhassa ekonomik yardım iddialarını ise yalanlamaktadır. Ne var ki bugün Nijerya Müslüman nüfusundan pek çok gencin İran’ın dini eğitim yapılan okullarında okumakta oldukları bir sır değildir. Nijerya İslami Hareketi’nin Lübnan Hizbullah’ınınkine benzer bir örgütlenme şeklinde kurulduğuna ilişkin söylemler ise İran ile hareket arasında görünmez ancak sağlam bağların olduğuna hükmedilmesine yol açmaktadır.

 

Nijerya’daki Şii-Sünni gerginliğinin ise Suudi Arabistan-İran rekabetinden ayrı olarak Nijerya iç siyasetinde de köklü etkileri olduğu belirtilmelidir. Bilhassa Abuja’nın kendisini genel güvenlik kaygıları içinde hissetmesi petrol üretiminin güvence altına alınması bakımından da ciddi tehlikeleri içermektedir. Keza ülkedeki durumun yerleşik düzenin bozulmak istenmesi şeklinde anlaşılması da dengeleri derinden sarsmaktadır. Öyle olunca hükümet asayiş probleminden ötede bir durum ile karşı karşıya kaldığını düşünüp buna göre adım atmaktan çekinmemektedir. Zaria’daki hüseyniyede ve çevresinde başta olmak üzere ülke çapında yapılan tüm dini gösteriler bu kapsamda ele alınmakta bu yüzden de Şii pratiklerine hükümet güçlerince son derece sert mukabelede bulunulmaktadır. Keza ülkedeki yaygın kargaşanın petrol üretimi ve tedarik zincirinde ciddi aksamaların oluşmasına yol açacağı tahmin edilmektedir. Böylesi bir durum, ülkenin en önemli gelir kaynaklarından birinin kesilmesi demek olacağından, istenilen bir şey değildir. Siyasi belirsizliğin eyaletler şeklinde yönetilen Nijerya’yı zorlu bir sürece sokma tehlikesi ise ayrı bir mesele olarak ülke yöneticilerini dikkatli hareket etmeye yönlendirmektedir. Zira Nijerya yönetiminin, önünde 1960 yılında deneyimlediği Biafra Savaşı olunca sert tavırlar içine girmesi şaşırtıcı değil. Zaten Nijerya, kuzey eyaletlerinde karşılaştığı sorunların nerelere varacağını tahmin ettiğinden 2015 yılında ilan edilen Teröre Karşı İslam İttifakı’na vakit kaybetmeden katılmıştı. Elbette Nijerya merkezi idaresinin bu ihtiyarı kısa sürede Nijerya Şii varlığında akis bulmuş ve Şii Nijeryalılar gösteriler yaparak yol kesmelere varan girişimlerde bulunmuşlardır. Nijerya’daki Şiiler doğal olarak ilkin Yemen’deki Husilere karşı geliştirilen ittifakı kendi inançdaşlarına bir karşılık olarak gördüklerinden bir tepki içinde olmuşlardır. 2014-2015 yıllarından sonra Nijerya’da Şiiler ile yönetim güçleri arasında yaşanan çatışmaların da bu yaklaşımın neticesinde vuku bulduğu hatırlanmalıdır. Ayrıca hatırlanması gereken hususlardan bir başkası ise Hizbullah’ın Nijerya’da askeri faaliyetlere kalkışmış olmasıdır. Bu sınırlı girişimlere nispeten görmezden gelme eğilimi ile Abuja yönetimi ses çıkarmamış olsa da bir süre sonra, mesela 2013 yılında, Hizbullah’la ilişkili olduğu düşünülen unsurlara bir operasyon düzenlendiği hatıra getirilebilir.

 

Nijerya’nın hem Suudi Arabistan hem de İran’ın siyasetinde yer almasının genel bir durum olması yanında taktik bir adım olarak telakkisi de mümkün görünmektedir. Her iki ülke için de Nijerya bir mücadele sahası olarak görülmeyi fazlası ile hak etmektedir. İran ise Suudi Arabistan ile Mısır’ın Afrika Müslümanları üzerindeki etkili varlığını kendi ajandası çerçevesinde zayıflatma hesaplarını yapmaktadır. Elini güçlendirmek için de en azından yerelde iş birliği yapabileceği Şii azınlıkları üretmek ve var olanları da her bakımdan güçlendirmek yolunu tercih etmektedir. İran’ın Amerika Birleşik Devletleri ile anlaşmış olması bile garanti kapsamında değerlendirilemeyeceğinden kendisine destek bulmak istemesi son derece makul görülebilir. Yumuşak diplomasi gücünü bu amaç için kullanmasını ise ilk yapacağı işler arasında saymak gerekir. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte Suudi Arabistan ve Çin karşısında yüzeysel de olsa iyi ilişki kurabileceği ülke sayısını artırmayı İran bir hedef olarak kabul etmektedir.  Zira 2010 yılında Tahran’da düzenlenen İran-Afrika Zirvesi’ni de bu kapsamda değerlendirmek gerekecektir. Ancak tüm girişimlerine karşın Afrika ülkeleri üzerinde öncelikle Amerika Birleşik Devletleri’nin sonrasında da Suudi Arabistan’ın etkin gücü İran’ın kolaylıkla hareket etmesini engellemektedir. İşte İran’ın tam da burada Şii nüfusunu idareleri nezdinde bir baskı unsuru olarak kullanmayı akıl etmesi şaşırtıcı değildir. Ancak Suudi Arabistan’ın İran’ı kıtada tek başına bırakacağını düşünmek de mümkün görünmemektedir. Son tahlilde Riyad’ın dışişleri bakanı Adil el-Cübeyr’in bölgeyi dolaşarak gereken refleksleri göstermesini de bugünkü Körfez anlaşmazlıklarındaki gibi sorunların yansımasını engellemek babında değerlendirmek gerekir. Zaten bu düşünce ile Suudi Arabistan’ın uzun vadeli planlar geliştirerek İran’ın aksine kıtayı gözetim altında tutuğunu söylemek mümkündür. Son tahlilde Afrika’nın Suudi Arabistan bakımından önemi Kızıldeniz’in güvenliği ile de alakalı görülmelidir.

 

Nijerya’da Şeyh Zakzaki’nin tutuklanması ile Suudi Arabistan’da Nimr el-Nimr’in idamı arasında alaka olmasa da bir eş zamanlılıktan bahsedilebilir. Suudi Arabistan’ın İran ile giriştiği rekabetin etkileri ve sonuçları sadece bölgeyi değil bölgelerle ilişkili diğer bölgeleri de etkisi altına almış durumdadır. Görünen o ki Suudi Arabistan kendisine hedef olarak aldığı mücadelede müdafaasını, , hat üzerinden satıh üzerine kaydırmış durumdadır. Çünkü Suudi Arabistan genel anlamda Müslümanların, dar anlamda da Sünnilerin yaşadığı her yeri İran’ın kendisine karşı kullanacağı bir imkân olarak görmek eğilimindedir. Öyle olunca rekabet alanları Körfez’den çıkıp Afrika’nın Sahraaltı’na dek erişebilmektedir. Çünkü atılacak bir geri adımın domino etkisi yaratmasından çekinilmektedir. Doğrusu böyle bir etkinin yaygınlığı konusunda Riyad kadar Tahran’ın da endişe etmesi gerekir. Nijerya’nın diğer taraftan İsrail ile yakın ilişkiler kurmak ve işbirliğini artırmak istemesi ve önemli bir ekonomik partner olarak kabulü de ayrıca not edilmelidir.

 

Değerlendirme

 

Orta Doğu, tarihin kayıt altına alındığı ilk zamanlardan beri bir siyaset sahasıdır. Bu bakımdan Orta Doğu, kelimenin tam anlamıyla ve her biçimiyle bir meydan-ı siyasettir. Dolayısıyla böylesine eski ve böylesine köklü bir meydanın ürettiği politikaların da o ölçüde kıvrak ve yaygın olmasını beklemek gerekir. Bölgenin hem politika üretimi, hem de tatbiki bakımlarından kendi hususiyetleri mevcuttur ve bunlara genel olarak yayılma etkisi adı verilebilir. Orta Doğu’nun yayılma etkisi iki biçimde ortaya çıkıp kendisini göstermektedir. İlk biçim, Orta Doğu’da meydana gelen gelişmelerin, bir sonuç olarak, yerelde mevzi gelişmeler şeklinde ortaya çıkmasıdır. Bu unsurda şüphesiz bir etki-tepkinin varlığından bahsedilebilir. Bölgede yaşanan gelişmeler, yansıma halinde, yerel olarak addedilebilecek ikincil merkezlerde yeni politikaların tezahür etmesi şeklinde görünür kılınır. İkinci biçim ise Orta Doğu’da atılacak adımlara hazırlık teşkil eden, yerel politikaları inşa edecek hareket ya da hareketlerdir. Merkezi kuvvetlendirecek veya meşru kılacak bir makulü oluşturması bakımından da yerelin inşa becerisi önemlidir. Bugün, Nijerya başta olmak üzere Sahraaltı Afrika’sında her iki biçimde de yeni bir politikanın inşası söz konusudur. Bu yüzden sözü edilen bölgede hem tarih, hem de uygulama bakımlarından kökü bulunmamasına karşın geometrik olarak gelişim gösteren Şiilik, dikkatle incelenmelidir. Zira yereldeki akımların Ayetullah Humeyni’nin İran’da kurduğu düzene dek götürülebilecek bir başlangıçları vardır; kaldı ki bölgedeki girişimlerin İran’ın yeni düzenini ihraç etme politikasıyla da eş zamanlı ilişkileri kurulabilir. Keza İran’ın fikri genişleme girişimleri kendisini hali hazırda Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de ve Yemen’de başarılı bir biçimde göstermekte olup Orta Doğu siyasetini şekillendirmekte önemli parametrelerden biri haline gelmiştir. Benzer başarıların Afrika’da da kazanılabilmesi imkânsız değildir. Dolayısıyla, Orta Doğu’nun bu birinci çeperini muhtemelen en dıştaki çeperler takip edecektir. Suudi Arabistan ile İran’ın vekâlet savaşları sadece bölgede değil vekâletlerin verildiği her bölgeye sirayet edecek ve genel mücadelede hızla vites yükseltilecektir. Tahmin edilen gelişmeler ışığında Nijerya hem nüfusu, hem de Batı’nın petrol tedarikçisi olması bakımından önemli bir konum işgal etmektedir. Dolayısıyla Elbruz Dağları’ndan başlayan ve İran’ın son on yıldır sabırla ve başarıyla çizdiği hattın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’den geçerek Nijerya’ya dek uzanabileceği söylenebilir. Öyle ki, Tahran toprağı sürmüş, tohumu atıp büyütmüştür. Geriye dilediğinde hasat etmek kalmıştır. Bu da Tahran’ın politik niyetlerine ve planlamalarına bağlıdır. Suudi Arabistan-İran rekabetinin bir sonraki mahallinin Sahraaltı Afrika’sı olması ise kuvvetle muhtemeldir.

 

Murat ÇELİK


Görüntülenme : 764



Yorum Yazın
Ad Soyad:
Email:
Yorum:

Henüz yorum yapılmamış.