Türkiye’nin Afrin’deki Hukuki Dayanakları ve Fransa’nın Harekâta Yönelik Tutumu
Yorum
Yayınlanma Tarihi : 3 Mart 2018 Cumartesi
Türkiye’nin Afrin’deki Hukuki Dayanakları ve Fransa’nın Harekâta Yönelik Tutumu
PKK ve uzantıları konusunda ikircikli bir tutum sergileyen Fransa, ne yazık ki, bu tutumu yüzünden Türkiye kamuoyunu rencide etmektedir.

 

Türkiye’nin Afrin’de yürüttüğü harekâtın diğer aktörlere ve uluslararası sisteme etkilerinin konuşulduğu bugünlerde bilgi kirliliği, manipülasyon ve dezenformasyon tekniklerine sıkça başvurulduğu görülmektedir. Bu tekniklere başvuranların başlıca hedefi jeopolitik misyonunu çarpıttıkları Türkiye’nin uluslararası kamuoyu nezdinde prestij kaybına uğramasıdır. Asılsız olduklarını bildikleri halde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de kimyasal silah kullandığı iddiasını öne süren çevreler Türkiye’yi taraf olduğu Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme’yi[1] ihlal eden ve silahlı çatışma hukukunu çiğneyen saldırgan bir devlet gibi göstermek istemişlerdir. TSK’nın terör örgütü “PKK ve uzantılarıyla” değil, “Kürtlerle” yahut “Kürt militanlarla” savaştığı iddiası ise Türkiye’yi etnik köken üzerinden ayrımcılık gözeten ırkçı bir devlet gibi gösterme amacına hizmet etmektedir. Bu ve benzeri iddiaları Türkiye’nin fiili olarak mücadele ettiği PKK/KCK/PYD-YPG, DHKP/C, THKP/C, MKP, MLKP ve DEAŞ mensubu teröristler kadar, Türkiye’nin Ortadoğu’da söz sahibi bir devlet olarak görülmesini kendisi ve müttefikleri için tehdit olarak algılayan çevreler de yaymaktadır. Bazı çevreler ise Türkiye’nin bölgedeki politikalarını onaylamasa bile, uluslararası hukuk prensiplerine uygun hareket etmiş ve etmekte olduğundan ötürü, Türkiye’yi açıkça kınayamamaktadır. Fransa’nın son dönemdeki tutumu, mevzubahis duruma örnek teşkil etmektedir.

 

Fransa’nın kitlesel katliamlar ve siyasi istikrarsızlıklarla sarsılan Suriye’ye ilişkin politikalarını ve Zeytin Dalı Harekâtı’na verdiği tepkileri analiz etmeden önce, harekâtın sebep ve meşruiyet kaynaklarını vurgulamamızda fayda vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri[2] harekâtın hedeflerini ve hukuki dayanaklarını aşağıdaki gibi duyurmuştur:

 

 

HEDEFLER

 

* Afrin bölgesinde PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ’a mensup teröristlerin etkisiz hale getirilmesi

*Dost ve kardeş bölge halkının baskı ve zulümden kurtarılması

*Hudutlarda ve bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanması

 

HUKUKİ DAYANAKLAR

                                                           

*Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin terörle mücadeleye yönelik 1624 (2005), 2170 (2014) ve 2178 (2014) sayılı kararları

*BM Sözleşmesi’nin 51’inci maddesinde yer alan Meşru Müdafaa Hakkı

 

Sırayla inceleyecek olursak; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5268. toplantısında kabul edilen 14 Eylül 2005 tarihli S/RES/1624 no’lu karar küresel istikrar ve refahı baltalayarak uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden terörizme karşı mücadelenin zorunluluğuna ve taraf devletlerin terörle mücadele için gereken tedbirleri alması gerektiğine dikkat çekmektedir. Alınan tedbirlerin BM Sözleşmesine ve uluslararası hukuka -bilhassa uluslararası insan hakları hukuku, sığınmacılar hukuku ve insancıl hukuka- uygun olması[3] şartını koşmaktadır. Devletlerin sosyal ve iktisadi gelişimini tehdit eden terör eylemlerinin teşvik edilmesini ve bu eylemlerin yüceltilmesini kınamakta, bunun daha da fazla terör eylemini tahrik edebileceğini vurgulamakta, terör eylemlerine karşı Birleşmiş Milletler Örgütü’nün ve tüm Devletlerin işbirliği yaparak acil ve proaktif bir şekilde harekete geçmeleri ve uygun tedbirleri almaları gerektiğine değinmektedir. Bu maddeler sebebiyle, BM’nin tüm Devletlere yaptığı çağrıya cevap veren Türkiye’nin Afrin’deki terör kuşağını temizlemek istemesi -uluslararası barış ve güvenliği korumak için kurulmuş olan- BM’nin var oluş amacı ile birebir örtüşmektedir.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 7242. toplantısında kabul edilen 15 Ağustos 2014 tarihli S/RES/2170 no’lu kararda Suriye Arap Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, egemenliği, birliği ve toprak bütünlüğünün altı çizilmekte; DEAŞ, El Nusra ve El Kaide bağlantılı diğer terör örgütlerinin varlığından endişe duyulduğu ve terörizmin yalnızca tüm Devletlerin aktif katılımı ve dayanışması ile yok edilebileceği bildirilmektedir. Her ne kadar PYD-YPG unsurlarından bahsedilmemekte ise de, Irak ve Suriye’de uluslararası insancıl hukuk veya insan hakları ihlallerinden sorumlu şahısların adalet önünde hesap verebilir olması gerektiği tasdik edilmektedir. PYD-YPG unsurlarının Suriye’nin kuzeyinde insanlara zulüm uyguladığı, insanları zorla yerlerinden ettiği ve savaş suçu işlediği Uluslararası Af Örgütü’nün MDE 24/2503/2015 index numaralı raporu ile ortaya koyulmuştur[4]. Dolayısıyla, esasen BM kararının PYD-YPG unsurlarını da kapsaması mantıken zaruridir. Ayrıca, kararda üye devletlere kendi topraklarındaki sivil nüfusu koruma yükümlülüğü verilmektedir. Türkiye hem işbu karar hem de BM Sözleşmesi’nin 51. Maddesinde bahsi geçen meşru müdafaa hakkı çerçevesinde Afrin’de askeri operasyon yapmaktadır. Nitekim Afrin’deki PYD-YPG unsurlarının Türkiye’deki sivilleri defalarca roket[5] ve havan ile hedef aldığı herkesçe bilinmektedir. Hem bu husus hem de örgütün zorla silahlandırmak istediği, evine ve parasına el koyduğu Suriyeli Ali al-Salci[6] gibi birçok sivilin PYD-YPG baskısından kaçıp Türkiye’ye sığınmayı tercih etmiş olması da Türkiye’nin yürüttüğü harekâta meşruiyet kazandırmaktadır.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 7272. toplantısında kabul edilen 24 Eylül 2014 tarihli S/RES/2178 no’lu kararda ise aşırılıkçı ideolojiyi yayan yabancı terörist savaşçıların çatışmaların süresini ve yoğunluğunu yükselttiğinin altı çizilmekte, tüm devletlere yabancı terörist savaşçılara karşı işbirliği ve istihbarat paylaşımı çağrısında bulunulmaktadır. Yabancı terörist savaşçılar arasında DEAŞ, El Nusra ve El Kaide bağlantılı diğer hücre ve gruplar gibi oluşumların ismini sayan kararda PYD-YPG oluşumuna mensup yabancı terörist savaşçılara yer verilmemiş olması büyük bir eksikliktir. Zira bu oluşumun içerisinde de yabancı terörist savaşçılar bulunmaktadır. Ancak, Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekâtı’nda DEAŞ mensuplarını da etkisiz hâle getiriyor olması, bu kararı uyguladığını ispatlamaktadır. 1 Mart 2018 itibariyle etkisiz hale getirilen PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ mensubu terörist sayısı 2222[7] olmuştur.

 

FRANSA’NIN ZEYTİN DALI HAREKÂTI’NA TEPKİLERİ

Normal şartlar altında, kendisi de terör saldırılarına maruz kalmış ve teröristler yüzünden nice kurbanlar vermiş olan Fransa’nın, sınırlarını teröristlerden arındırmak isteyen Türkiye’ye “ama” demeksizin ve endişelerini iletmeksizin destek vermiş olması beklenirdi. Dış politika anlayışında “acil insani eylem[8] maddesi bulunan Fransa Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı’nın -rejimin ve terör örgütlerinin zulmettiği Suriyeli masum sivilleri kurtarmaya çalışan- Türkiye’yi takdirle karşılaması beklenirdi. Ancak Quai d’Orsay’de durum hiç de böyle olmamıştır. Fransa PYD-YPG oluşumunu

terör örgütü olarak tanımlamaktan imtina etmiştir.

 

2012-2017 yılları arasında Savunma Bakanı olarak görev yapmış olan Avrupa ve Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, terörle mücadele etmek ve insani yardım yapmak isteyen Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekâtı’na tam destek sunmaktan kaçınmıştır. 21 Ocak günü telefon görüşmesi gerçekleştirdiği mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu’na “Fransa Türkiye’nin güvenliğine, topraklarının ve sınırlarının güvenliğine karşı dikkatlidir. Şam rejimi ve müttefiklerinin yürüttüğü askeri operasyonların sonucu olarak insani durumun Suriye’nin pek çok bölgesinde gittikçe kötüleştiği zor bir ortamda Türk yetkilileri itidalli davranmaya davet etmektedir. Fransa ayrıca DEAŞ’a Karşı Uluslararası Koalisyon’un misyonunu başarıyla sonlandırması önceliğinin altını çizmekte, Suriye halkı ve Suriye’nin komşularının güvenliğinin garanti altına alınmasının tek yolu olan kalıcı bir siyasi çözüm ve Suriye’nin istikrarı için sahada gerekli koşulların oluşturulmasının gereğini hatırlatmaktadır[9] şeklinde ders verircesine uyarıda bulunmuştur. Böylelikle Le Drian, “YPG’ye karşı mücadeleye yoğunlaşmayın” demek istemiştir. Akabinde Astana güçlerini İdlib, Humus ve Doğu Guta’daki çatışmasızlık bölgelerine saygı duymaya davet ederek Suriye’deki son gelişmeler sebebiyle BM Güvenlik Konseyi’ni acilen toplamıştır. Fransa’nın BM nezdindeki daimi temsilcisi François Delattre, bu toplantı sonrasında kendisine Afrin ile ilgili bir soru sorulduğunda Türkiye’yi desteklememiş ama kınamamıştır. İdlib ve Doğu Guta’daki insani trajediyi ve sivilleri bombalayan rejim tarafından uluslararası insanî hukukun çiğnenmesini ön plana çıkarmıştır.

 

Le Drian 30 Ocak günü Milli Meclis’te “Suriye’de Türk Ordusunun Müdahalesi” başlıklı oturumda Türkiye’ye karşı daha sert bir tonla konuşmuştur. Türkiye’nin Suriye toprakları üzerinde Kürtlere etnik temizlik uyguladığı[10] suçlamasında bulunan Jean-Paul Lecoq’a cevaben “Türkiye’nin sınırını güvenli hale getirmek ve orada bulunan terör gruplarıyla mücadele etmek istemesini anlıyoruz, ve bildiğiniz gibi, birçok terör grubu var, ancak bunun sivil nüfusa zarar verme pahasına yapıldığını ne yazık ki doğrulayabiliriz” demiştir. “Eğer Türkiye toprak işgali amacına yönelik operasyonlar yürütse idi, bu durumda tamamen kınanması gerekirdi” eklemesini de yapmıştır. Harekâtın başlangıcında daha yumuşak olup, sonraları gittikçe sertleşen bu söylem tarzı, Fransa Cumhurbaşkanı için de geçerlidir.

 

23 Ocak’ta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la telefon teması kuran Emmanuel Macron, Afrin “kantonunda[11] (Fransa Cumhurbaşkanlığı’nın resmi internet sitesindeki açıklamada “kanton” sözcüğü mevcuttur, hâlbuki kantonlar PYD’nin tek taraflı ve uluslararası hukuka aykırı olarak ilan ettiği bölgelerdir) 20 Ocak’ta başlatılan askeri operasyona dair “endişesini” dile getirmiştir. Dahası, 31 Ocak’ta Le Figaro gazetesine verdiği röportajda meslektaşı Recep Tayyip Erdoğan’ı önümüzdeki günlerde arayacağını, operasyonun “ilk saatlerinden itibaren” Türkiye’yi itidal ve ihtiyata davet ettiğini beyan etmiştir. 30 Ocak akşamı Paris’te Fransa Ermeni Örgütleri Eşgüdüm Konseyi yetkilileri ile bir araya gelen Macron, operasyonun “potansiyel” bir terör örgütü ile mücadeleden farklı bir yöne eğrilmesi ve bir “işgal operasyonuna” dönüşmesi durumunda bu operasyonun Fransa için gerçek bir problem teşkil edeceğini bildirmiştir. İçeriğinde çok ciddi bir ithamı -“işgal” sözcüğünü- barındıran ve Türkiye’nin jeopolitik misyonuna var olmayan bir anlam atfeden bu sert retorik, Fransa-Türkiye ilişkilerine ciddi manada zarar verme potansiyeline sahiptir.

 

Macron 26 Şubat’ta Erdoğan’a BMGK’nın Suriye’deki insani ateşkes kararının Afrin dahil Suriye’nin topraklarının tamamını[12] kapsadığını, Astana garantörleri olan Türkiye, Rusya ve İran’ın bu konuda doğrudan sorumluluk almaları gerektiğini söylemiştir. Kıbrıs konusunda da Türkiye’ye eleştiri yönelten Macron, Kıbrıs’ın egemenliğine saygı duyulması gereğini ifade etmiştir. Elysée Sarayı’nın yayımladığı bu basın açıklaması, Quai d’Orsay’in Türkiye’ye dair yayımladığı bazı eski açıklamalar ile birlikte değerlendirildiğinde, Fransa’nın sürekli olarak Türkiye’ye adeta insan hakları ve demokrasi dersi verir gibi konuştuğu görülmektedir. Bu, iki eşit egemen devletin kurduğu ilişkiden ziyade, kendisini üstün gören bir devletin kendisinden daha aşağı gördüğü bir başka devlete yönelik tutumunu andırmaktadır. Bu husus, Fransa-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir handikap teşkil etmektedir. Fransa’nın, Suriye’nin kuzeyinde terör kuşağı oluşturan PYD-YPG’yi müttefik gibi görüyor olması durumu daha da zorlaştırmaktadır. PYD-YPG’nin PKK ile olan ilişkisi Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’nın Mayıs 2017’de yayımladığı “PKK/KCK Terör Örgütünün Suriye Kolu: PYD-YPG[13] isimli kitapta açıkça anlatılmaktadır. En önemli PKK mensuplarından biri olan Fehman Hüseyin Suriye doğumludur ve PKK yıllar boyunca Suriye’den militan devşirmiştir. PYD-YPG mensuplarının Fransa’da büyük ölçüde basın, kamuoyu ve devlet nezdinde DEAŞ’a karşı savaşan kahramanlar olarak algılanması, doğal olarak, Türkiye’yi rahatsız etmektedir ve hâlihazırda Türk-Fransız ilişkilerinin kırılgan hâle gelmesine neden olmaktadır.

 

TÜRKİYE VE FRANSA’NIN TEZLERİ

 

Türkiye’nin savunduğu teze göre hiçbir terör örgütü başka bir terör örgütü ile mücadele ederken kullanılabilecek kadar güvenilir bir araç değildir, çünkü terör örgütleri iç karışıklıklardan, şiddetten ve kandan beslenirler. İstikrar; terör örgütlerinin varlık nedenlerini ortadan kaldırır. Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik gizli bir ajandası olan ve bu yüzden BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını gözeten kararları ile ters düşen etnik ayrılıkçı bir terör örgütü, başka bir terör örgütünün panzehri olamaz.

 

Fransa’nın savunduğu tez ise, Fransa’yı da geçmişte hedef almış olan eli kanlı terör örgütü DEAŞ’a karşı savaşan YPG’nin iyi, meşru ve kahraman olduğu ve adeta tüm Suriyeli Kürtleri temsil ettiği doktrini üzerine kuruludur. ABD ve Avrupa Birliği’nin PKK’yı terör grubu olarak adlandırmasına ve CIA’nin PYD’yi PKK’nın Suriye kanadı olarak gördüğünü deklare etmesine rağmen, Fransız askeri çevreleri PYD-YPG şeklinde örgüt ismi vermek yerine, “Suriyeli Kürtler” ibaresini kullanmakta bu yüzden ısrar etmektedirler. Fransa’da askeri çevrelerin Zeytin Dalı Harekâtı’na yönelik soğuk bakış açısının gerekçesi; Türkiye’yi DEAŞ’a karşı mücadeleyi öncelik olarak görmemekle suçlamalarından kaynaklanmaktadır. ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyonun bir parçası olan Fransa, Rakka’yı DEAŞ’ın elinden alan Suriyeli Kürtleri bir nevi sınır güvenliği güçleri olarak resmetmektedir. İşte bunun içindir ki Silahlı Kuvvetler Bakanı Florence Parly Türkiye’nin bu operasyonu sonlandırmasını[14] istemiştir. Parly’nin bu tavrı, Fransa’nın Suriye’nin kuzeyinde YPG’yi tehdit değil müttefik olarak gördüğünü açıkça göstermektedir. PYD-YPG unsurlarının etkisiz hale getirilmeleri Fransa için tehdit olarak algılanmakta; Türkiye’nin hem DEAŞ hem de PKK ve uzantıları ile mücadele etme ihtiyacı, Fransız karar alıcıları nezdinde aynı oranda karşılık bulmamaktadır. Fransa, kendisine karşı silah doğrultmayıp yalnızca Türkiye’ye karşı silahlarını doğrultan terör örgütü PKK’nın uzantılarını kendi ulusal güvenliği açısından birinci derecede tehdit olarak görmemektedir.

 

 

DEĞERLENDİRME

 

1 Mart 2018 günü Le Monde gazetesinde yer alan Allan Kaval imzalı bir yazıda TSK’nın sivilleri öldürdüğü iddialarına[15] yer verilmiştir. Hatta 2015-2016’da Türkiye’nin güneydoğusundaki “Kürt illerinde” (Türkiye’nin üniter bir devlet olduğu ve hiçbir ilinin Türk-Kürt diye ayrılmadığı gerçeği göz ardı edilerek) Ankara’nın ayaklanma karşıtı operasyonlar yaparak çok büyük yıkımlara neden olduğu iddia edilmiştir. 21 Şubat günü aynı gazetede aynı muhabir tarafından kaleme alınan bir başka yazıda[16] ise “Türkler, bu bölgede uluslararası koalisyon tarafından desteklenen Kürtlerin gücünün yükselişini engellemek istiyor” şeklinde bir iddiada bulunulmuştur. Adı geçen gazetenin İstanbul muhabiri Marie Jégo ve Allan Kaval tarafından birlikte kaleme alınmış olan başka bir haberde ise YPG’den “Kürt savaşçılar” olarak bahsedilmiştir. Hâlbuki TSK’nın “Türk ordusu”, YPG’nin “Kürt savaşçılar” olarak tasvir ediliyor olması bir bilgi çarpıtma örneğidir. TSK’nın içerisinde Türk, Kürt, Arap, Gürcü, Çerkes, Dağıstanlı, Laz, Boşnak, Pomak, Arnavut vs kökenli pek çok kişi bulunmaktadır; YPG’nin içerisinde de Araplar, Fransızlar, İngilizler, Almanlar vs bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti için “DEAŞ’ı uzun zamandır destekleyen ve şimdi Afrin’e saldıran Türk faşist devleti” diye hitap eden, Suriye’de Türkiye ile savaşırken öldürülen Breton kökenli Fransız vatandaşı Olivier Le Clainche işte bu yabancı terörist savaşçılardan biridir. Dolayısıyla PKK ve uzantıları ile alakalı yazılmış olan her etnisite çağrışımlı yazı son derece provoke edici, güdümlü ve tehlikelidir. Bu sorunlu bakış açısı, PKK’nın tüm Kürtlerin, PKK’nın Suriye kolu olan PYD-YPG unsurlarının ise Suriyeli Kürtlerin tek temsilcisiymiş gibi gösterilmelerinden ve PKK aleyhtarı Kürtlerin bilinçli olarak dışlanıyor olmalarından ileri gelmektedir.

 

PKK ve uzantıları konusunda ikircikli bir tutum sergileyen Fransa, ne yazık ki, bu tutumu yüzünden Türkiye kamuoyunu rencide etmektedir. İlişkilerin kalıcı zarara yol açmaması için, Fransa’nın Türkiye’nin terörle mücadelesine samimi bir şekilde, “ama” demeksizin saygı göstermesi gerekmektedir. Türkiye’nin kendi topraklarında PKK’ya karşı, sınırları ötesinde PKK’nın uzantılarına karşı mücadele etmesinin etnik temelliymiş gibi yansıtılması Türkiye’yi ırkçı bir devlet gibi gösterme amacına hizmet etmektedir. Fransız basınında Kürtlerin tektipleştirilmesinden, PKK-KCK-PYD-YPG karşıtı Kürtlerin yok sayılmasından artık kaçınılmalıdır. Türkiye’yi en iyi anlaması gereken ülkelerden biri, terörizm yüzünden çok acılar çekmiş olan Fransa’dır. Tarih boyunca Türkiye, Fransa’yı bir terör örgütü ile aynı kefeye koymamıştır. Fransa’nın da Türkiye’yi bir terör örgütü ile aynı kefeye koymaktan vazgeçmesi gerekmektedir. Bazı Fransız milletvekillerinin PKK’yı bile terör örgütü olarak görmediği ve Fransa’nın PYD-YPG’ye destek vermesi gerektiğini savunduğu bugünlerde, Fransız üst düzey bürokratların ve siyasetçilerin Fransa’nın Türkiye’yi hedef alan teröristlere sempati duyuyor izlenimi vermesinden kaçınması için daha fazla çaba göstermesine ihtiyaç vardır.

 

Gökçe HUBAR

 



 


Görüntülenme : 377



Yorum Yazın
Ad Soyad:
Email:
Yorum:

Henüz yorum yapılmamış.