Almanya’nın Türkiye’nin Afrin Operasyonlarına Karşı Tutumu
Yorum
Yayınlanma Tarihi : 31 Mart 2018 Cumartesi
Almanya’nın Türkiye’nin Afrin Operasyonlarına Karşı Tutumu
21 Mart 2018 tarihinde sessizliğini bozarak, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde 20 Ocak’tan beri yürütmekte olduğu Zeytin Dalı Harekâtı’nı sert bir dille eleştiren Şansölye Angela Merkel, Türk-Alman ilişkilerinde yeni bir kırılmaya yol açmıştır.

 

21 Mart 2018 tarihinde sessizliğini bozarak, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde 20 Ocak’tan beri yürütmekte olduğu Zeytin Dalı Harekâtı’nı sert bir dille eleştiren Şansölye Angela Merkel, Türk-Alman ilişkilerinde yeni bir kırılmaya yol açmıştır. Federal Meclis’te (Bundestag) yaptığı konuşmasında Merkel, Türkiye’yi sert ifadelerle kınayarak, Türkiye’nin güvenlik endişelerini anlamakla beraber, harekâtı “kabul edilemez[1] diye nitelendirmiştir. 

 

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Merkel’in bu konuşmasına, “Müttefiklerimizi Türkiye aleyhindeki dezenformasyon faaliyetlerine prim vererek terörü destekleyen ülke konumuna düşmek yerine, ülkemizle yakın eşgüdüm ve istişare içinde Suriye’de kalıcı barış, güvenlik ve istikrarın tesisi için çaba harcamaya davet ediyoruz.[2]” ifadeleriyle cevap vermiştir. Türkiye, Alman Hükümeti’nin takındığı tavrın Almanya’yı terör örgütü PKK’yı destekleyen ülke konumuna düşürdüğünü ifade etmektedir. Bu itham esasen haksız da değildir. Zira, Merkel’in konuşmasını yapmış olduğu Federal Meclis’te PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin savunulmasına dair Mart ayında çok önemli gelişmeler olmuştu.



Federal Meclis’te Zeytin Dalı Harekatının Yansımaları

 

Alman Federal Meclisi Zeytin Dalı Harekâtı’na tamamen karşı görünmektedir. Türkiye’nin kendi sınırlarında oluşan bir güvenlik sorununu müttefiklerinin desteğini almadan, tek başına çözmeye çalışması Alman Federal Meclisi’nde farklı şekillerde gündeme geldi ve Türkiye’nin operasyonları her fırsatta eleştirildi. 

 

Örneklerden birisi Türkiye’nin PKK’nın Suriye kolu PYD-YPG’ye karşı Alman araçları kullanmış olması çeşitli fraksiyonlarda büyük tartışmalar yarattı. 13 Mart günü, Türkiye’ye silah ihracının durdurulmasına yönelik başvuruda bulunan milletvekilleri Sevim Dağdelen, Heike Hänsel, Dr. Alexander S. Neu, Helin Evrim Sommer, Michel Brandt, Christine Buchholz, Matthias Höhn, Andrej Hunko, Stefan Liebich, Zaklin Nastic, Thomas Nord, Tobias Pflüger, Eva-Maria Schreiber, Alexander Ulrich, Kathrin Vogler[3] Türkiye’nin uluslararası hukuku çiğnediğini öne sürdüler. “Radikal İslamcı milislerle” işbirliği yaptıklarını iddia ettikleri Türkiye’nin DEAŞ’a karşı değil, “Kürt YPG’ye” (“die kurdische YPG”) karşı savaştığını; BM Güvenlik Konseyi’nin 24 Şubat 2018 tarihli -otuz günlük ateşkes talebini içeren- 2401 no’lu kararı ihlal ettiğini; Alman Hükümeti’nin (Bundesregierung) Türkiye’yi kınaması gerektiğini, Türk ordusunun Suriye’yi derhal terk etmesi gerektiğini belirtmişlerdi. Halbuki Türkiye Suriye’de yaptığı operasyonlar dayanağını uluslararası hukuktan alıyordu. 

 

Milletvekilleri Claudia Roth (Augsburg), Cem Özdemir, Agnieszka Brugger, Katja Keul, Dr. Tobias Lindner, Omid Nouripour, Margarete Bause, Dr. Franziska Brantner, Kai Gehring, Uwe Kekeritz, Manuel Sarrazin, Dr. Frithjof Schmidt, Jürgen Trittin, Ottmar von Holtz, Corinna Rüffer[4] aynı şekilde, Türkiye’ye silah ihracının durdurulması başvurusunda bulunarak, Türkiye’nin Suriye’deki “işgalinin” (“einmarsch”) uluslararası hukuk açısından illegal olduğunu ifade ettiler. FDP de hem kınama çağrısında bulunmuş hem de silah ihracının durdurulmasını talep etmişti. Türkiye’nin kendisini savunma hakkı olduğunu kabul eden, ancak Afrin’de askeri hedefleri değil sivil hedefleri vurduğunu iddia eden AfD ise Türkiye’nin resmi olarak kınanması çağrısında bulunmuştur. Bu açıklamalar Türkiye’nin operasyonlarının sivillere en küçük bir zarar vermekten bile kaçındığı gerçeğini görmezden geliyor. Koalisyon uçaklarının ve Rusya’nın operasyonlarının sivillere verdiği zayiatı görmeyen Alman siyasetçileri Türkiye’nin hassasiyetini de yokmuş gibi yansıtmayı tercih ettiler. 

 

 

Afrin’deki Çıkar Çatışması

 

Afrin’de Türkiye ve Almanya arasında çıkar çatışması söz konusudur. Türkiye’nin terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD-YPG, Almanya’nın gözünde, DEAŞ’a karşı savaşan seküler bir müttefiktir. Almanya PYD-YPG mensuplarının DEAŞ ile etkili bir şekilde mücadele ettiğine ve Suriye’den Avrupa’ya sızabilecek teröristlerin akışını kesmeye yardımcı olacağına inanmaktadır.

 

Eski Federal Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel Ocak 2018’de yaptığı bir açıklamada “Türkiye ve Kürt üniteler arasındaki[5]” askeri çatışmaları kaygıyla izlediklerini, her iki tarafın da IŞİD’e karşı fedakarca savaştığını, IŞİD’e karşı zafer kazanıldıktan sonra Suriye’nin barış ve istikrar yolunda ilerlemesi gerektiğini beyan etmiştir. Egemen bir devlet olan Türkiye’yi rencide eden husus, bir egemen devlet ile bir devlet-dışı aktörden (üstelik bu egemen devletin mücadele ettiği bir terör örgütünün) iki eşit taraf gibi bahsedilmesidir. Türkiye’ye göre; bir terör örgütü ile mücadele edilirken başka bir terör örgütünün kullanılması her iki terör örgütünün yok edilmesine değil, bir terör örgütünün yalnızca diğeri karşısında güçlenmesine yaramaktadır. Hatta kimi zaman iki terör örgütü arasında kirli ittifaklar[6] da yapılabilmektedir. Dolayısıyla, PKK’nın uzantılarına güvenilmemelidir.

 

Türkiye’nin jeostratejik konumunun ve ulusal güvenlik politikasının farkında olan Gabriel, 24 Mart günü Tagesspiegel’de yayımlanan yorum yazısında çarpıcı tespitlerde bulunarak; Afrin operasyonunun ABD’ye açık bir mesaj olduğunu, Türkiye’nin rızası olmaksızın Suriye’de savaş-sonrası bir düzen kurulmasına izin vermeyeceğini, onlarca yıl boyunca yüzünü Batı’ya doğrultmuş olan Türkiye’nin Batı ile ilişkileri feda etme pahasına bu harekâtı yaptığını, Rusya’nın egemenliğindeki bir bölgede bu harekâtın yapılıyor olmasının Rusya’nın uzun vadede Türk-Amerikan ilişkilerini bozma hedefine hizmet edeceğini, Türkiye’nin ABD ile yaşanacak jeopolitik çatışmanın sonuçlarından korkmadığını, ya da en azından bunun sınırlarındaki büyüyen Kürt nüfuzunun sonuçlarından daha az önem taşıdığını, Batı’dan ve NATO’dan kopup Rusya’yla yakınlaşan bir Türkiye’nin Avrupalılar için yeni ve çok ciddi bir risk teşkil edeceğini[7] belirtmiştir. Artık Avrupa’nın sınırları dışında bir müttefik değil, potansiyel bir düşman olabileceğini, hatta akla gelebilir başka sonuçlar ortaya çıkabileceğini, laik devlet yapılarından İslamcı hareketlere dönüşüm yaşanabileceğini, tıpkı Kuzey Kore’nin nükleer silahlanması gibi Suudi Arabistan gibi yeni devletlerin de bu yolda ilerleyebileceğini, bütün bunları engelleyebilmek için Avrupa’nın yeni bir stratejiye ihtiyacı olduğunu yazmıştır. AB ile müzakere sürecinde hukukun üstünlüğü başlığının açılmamasını bir hata olarak nitelendirerek, darbe girişimi sonuçlarından sonra Türk yargısının yeniden yapılandırılması sürecine AB’nin katkıda bulunmaya hazır olmasını, Afrin’de ateşkes sağlanabilmesi için NATO ülkesi Türkiye’yle silahlanma konusunda daha yakın işbirliği yapılmasını tavsiye etmiştir. Türkiye’nin Batı’dan, Avrupa’dan ve NATO’dan uzaklaşmasının hem Avrupa hem de Türk vatandaşları için büyük risk taşıdığı analizini yapmıştır.

 

Mart ayında göreve başlayan yeni Federal Dışişleri Bakanı Heiko Maas döneminde Almanya’nın Türkiye politikasının aynı rotada devam etmesi, hatta daha da büyük meydan okumalarla sınanması muhtemel gözükmektedir. Türk-Alman ilişkilerinin biraz daha sınanacağının sinyallerini veren gelişme, Adalet Bakanlığı yaptığı dönemde Maas’ın Türkiye’nin iadesini istediği şahısları korumuş olmasıdır. Halbuki, Türkiye’de ceza almamak için AB ülkelerine kaçan FETÖ/PDY ve PKK mensuplarının korunuyor oluşu Ankara’nın Batı’ya duyduğu güveni zedeleyebilecek ve Gabriel’in korktuğu üzere Rusya ile daha da yakınlaşmasına sebep olabilecek bir durumdur.

 

Sonuç

 

Türk-Alman ilişkileri köklü bir geçmişe sahiptir ve iki müttefik arasında önemli işbirliği alanları mevcuttur. Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş ailelerin torunları bu ülkeye ciddi katkılar sunmakta; her iki ülke de birbirinin en önemli ticaret partnerlerinden biri olmayı sürdürmekte; diplomatik ve konsüler misyonlar, okullar, sivil toplum kuruluşları, iş insanları, öğrenciler ve turistler Türkiye ile Almanya arasında köprü vazifesi görmektedir. Türkiye, AB ile olan müzakerelerde Almanya’nın kendisini desteklemesine; Almanya ise jeopolitik meselelerde Türkiye’nin müttefikliğine ihtiyaç duymaktadır. Bu iki müttefik arasında güvenin tazelenmesi hem Ortadoğu ve Avrupa’da hem de dünyada istikrarın korunmasına hem de küresel barış ve güvenliğin temin edilmesine katkı sağlayacaktır.

 

Almanya diplomatik, medyatik, askeri, siyasi hiçbir şekilde  PKK’nın Suriye kolu PYD-YPG’yi desteklememelidir. Her ne kadar Almanya’nın kendi içerisinde önemli oranda PKK sempatizanı bulunmakta ise de, bu örgütlü grupların Almanya’daki Türk varlıklarına (kutsal mekanlar ve diplomatik binalar gibi) yönelik şiddet içeren eylemleri Federal Meclis ve Hükümet nezdinde kınanmalı; engellenmelidir. Bu tür eylemleri yapanların şiddet eylemleri gözardı edilmemeli, medya nezdinde, bilinçli olarak sadece barışçıl yürüyüş[8] ve protesto yapmış gibi öne çıkarılmamalıdır. Zira Almanya’yı tehdit eden terör örgütü sempatizanlarının asla Türkiye’de yürüyüş yapmasına -hatta barınmasına- izin verilmez iken, Türkiye’yi tehdit eden çeşitli terör örgütlerini öven şahısların Almanya’da siyaset ve medya nezdinde bu kadar etkili olabilmeleri, büyük resme bakacak olursak, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne güvenini sarsan unsurların başında gelmektedir.

 

Türkiye’ye zarar veren FETÖ/PDY mensubu şahısların da Almanya başta olmak üzere bazı AB ülkelerinde ve ABD’de rahatça seyahat ve ikamet edebilmeleri de Türkiye’nin Batı’ya karşı güvensizlik duygularını perçinlemektedir. Türkiye’nin demokratikleşmesi, sivil toplumu kucaklaması, basın özgürlüğünü ve insan haklarını gözetmesini istediğini öne süren Batılı ülkelerin Türkiye’yi dışlaması değil, Türkiye’yi kazanmak için uğraşması elzemdir.

 

Son olarak, iki devlet-dışı aktör olan DEAŞ ve PYD-YPG’nin Suriye’nin ulusal egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef aldığı çok açıktır. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde toprak bütünlüğünün önemi yüceltilmektedir. BM Sözleşmesi’nin ikinci maddesinin dördüncü fıkrasında bahsi geçen “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı gerek Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.” ifadesi PYD-YPG için de geçerlidir. Zor ve şiddet kullanarak, Kürt çocukların eline silah vererek, muhalif gördüğü kitleleri yerlerinden ederek DEAŞ’tan aldığı topraklarda hâkimiyet kurmaya kalkışan PYD-YPG’nin yaptıkları asla meşrulaştırılmamalıdır. 2019-2020 dönemi için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yer alma arzusunu ortaya koymuş olan Almanya, BM Sözleşmesi’nin ruhuna sâdık kaldığını somut olarak ispat etmelidir. Uluslararası güvenlik ve barışı sağlamak için kurulmuş olan BM’nin bölünmüş ve parçalanmış bir Suriye taraftarı olması mümkün değildir. BMGK üyesi olmak isteyen ve 22 Haziran 2018 tarihinde BM Genel Meclisi’nde yapılacak oylamaya katılacak olan Almanya, Suriye’nin bölünmesine ve istikrarsızlığın daha da artmasına yüksek sesle karşı çıkmalıdır. Aksi takdirde, dünyada revizyonizmi esas alan başka devlet-dışı aktörlerin ve terör örgütlerinin önü açılacak, kaos ortamı farklı coğrafyaları etkisine alabilecektir.

 

 

Gökçe Hubar

 


Görüntülenme : 268



Yorum Yazın
Ad Soyad:
Email:
Yorum:

Henüz yorum yapılmamış.